kafdağının gizemi

Hayata yeniden başlayanlar için

..ına koyım

Pazartesi, Nisan 21 · Kategori: ERKEKADAM

Günlük yaşamda sıkça duyduğumuz ve çoğumuzca ayıp veya küfür olarak görülen bu iki kelime gerek yerli, gerekse yabancı bilimadamlarının yoğun ilgisine mazhar olmuştur. Bu iki kelimenin açık anlamı, hepinizin bildiği gibi cinsel ilişkinin kaba ve argo tanımıdır. Hal böyle iken, günlük yaşamda cinsellikle uzaktan yakında ilgisi olmayan pek çok durumda kullanılması sadece yazar Mehmet Emin Arı’nın değil, aynı zamanda bilim adamlarının da ilgisini çekmiştir. 

Yapılan gözlemlerde, herhangi bir arıza durumunda (örneğin araba bozuldu A.K), bir olay betimlemede (Ali maça gelmedi A.K) ve hatta abartılı durumlarda yaygın bir sıfat tamlaması ve pekiştiricisi olarak kullanıldığı bulunmuştur (ne güzel bir araba A.K).

Bu çelişik duruma ilk dikkati çeken Japon Türkolog Hayamishi Tanaka, yazdığı makalede (“Linguistic modifiers in Turkish Language”, Tanaka et al. Linguistik Monthly Vol. 34 page 34-36) bu kelimelerin gerçek sözlük anlamlarından farklı olarak (non-literal), ünlem kategorisinde kabul edilmeleri gerektiğini ileri sürmüştür. Kendi tezini savunmak için de, bir grup Türk dolmuş söförünün günlük konuşmalarının ses kaydını alıp, çözümlemiştir. Deneklerden üçü dolmuş hattında, yoğun trafikte çalışırken, diğer bir denek kahvehanede okey oynayarak bir diğeri ise kendi evinde çizgili pijamalarıyla kontrol grubu olarak tutulmuştur. Çalışan dolmuş söförlerinin, kontrol grubuna nazaran istatiksel olarak oldukça anlamlı kabul edilecek bir sıklıkta AK kelimelerini kullandığı ortaya çıkmıştır. Bu sonuçlardan yola çıkan Tanaka (ya da dolmuş söförlerinin arasındaki adıyla Teneke Japon) kendi “ünlem benzeri kelimeler” teorisini oluşturmuştur.

Tanaka’nın öne sürdüğü “ünlem benzeri kelimeler” tezi oldukça rasyonel ve makul görülse de, bilimadamlarını tam anlamıyla tatmin etmemiştir. Bir başka ünlü dilbilimci Hans Jurgenmaier, New Aprroaches in Linguistic Science adlı kitabında (Wild West Publishing, 1998 ISBN 234567) Tanaka’nın teorisini kıyasıya eleştirmiştir. Tanaka’nın çalışmasında bahsettiği anlamlı istatiksel farklılığın, sadece ve sadece dolmuş söförlerinin stres katsayısı ile bağlantılı olduğunu, bunun dışında herhangi bir indikatör işlevi göremiyeceğini belirterek, teoriye büyük bir darbe indirmiştir. 

Jurgenmaier, “ünlem benzeri kelimeler” teorisine büyük bir darbe indirmesine rağmen maalesef tatmin edici karşıt bir teori ortaya koyamamıştır. Karşıt bir teori, sürpriz bir şekilde dilbilimcilerden değil de, enformatik uzmanlarından gelmiştir. Minimalize edilmiş bilgi aktarımında çarpraz bağlantı (Counter Connection In Minimized Information Eexchange) adlı buluşuyla haklı bir şöhrete kavuşan ünlü Fransız enformatikçi Jacque de Mountinier, olaya enformatik açısından yaklaşmış ve A.K kelimelerinin aslında bilgi aktarımın başlama ve bitiş noktalarını belirtmek gibi bir işleve sahip olan alt-bilgi parçacığı olduğunu öne sürmüştür.

Mountinier, bilgi aktarım formasyonunun ; Bilgi-İşaretleme Bilgisi - Bilgi-... şeklinde gerçekleştiğini, bunun en yaygın kullanımın ise cümle sonlarını belirtmek için kullandığımız nokta işareti olduğunu, benzer bir şekilde de enformatikte kullanılan bilgi aktarımın kontrolünü ve sağlıklığını kontrol eden parite bitlerinin de bu kapsamda kabul edildiğini ekledikten sonra, A.K kelimelerinin dilsel iletişimde bilgi işaretleme rolü oynadığı sonucuna varmıştır. 
Enformatikçiler ile dilbilimciler arasında başlayan kıyasıya tartışmaya, psikologlarda katılmıştır. Deneysel psikolojinin ünlü simalarından Ronald Mc Namara, A.K kelimlerinin sıkça kullanıldığı durumları deneysel olarak belirlemek için Türkiye’de kapsamlı bir araştırma yürütmüş fakat Türk erkeklerinin yaş, meslek, coğrafi bölge gibi temel kriterlerden bağımsız bir şekilde ve sıklıkta A.K kelimelerini kullandığını bulmuştur. İstatiksel açıdan hiç bir anlamlı sonuç vermeyen alt kümelerden sonra hayal kırıklığına uğrayan Mc Namara, “Ben böyle işin A.K” gibi hiç de bilimsel olmayan bir ifadeyle makalesini bitirmiştir (“ Statistical Aprroach to mysterious linguistic phenemone in Turkis language: .mına koyim”, Mc Namara et al. World Physcology Reviw, January 1999, page. 38)

Ortodoks Freudien okul ise soruna tamamen bastırılmış cinsellik açısından yaklaşmıştır. Nevrotik kedi davranışlarının mart ayıyla olan doğrudan bağlantısını ispat edip, Alman Psikiyatri Derneğinin 2001 yılı ödülünü alan Dr. Bettina Liebherr, sorunu günlük yaşamın psikopatojisi kapsamında değerlendirmiş ve bastırılmış cinselliğin ve cinsel açlığın günlük konuşma diline yansıması sonucuna varmıştır. Varoluşçu psikiyatristlerin yoğun eleştirisine maruz kalan bu açıklama, basit ve kabul edilebilir görünse de, cinsellikten bağımsız durumlarda A.K kullanımı konusunda maalesef başarısız olmuştur. Yine de Dr.Liebherr, RTL televizyonunda yayınlanan, Die Probleme des mannes adlı tartışma programında, klasik Freudien çizgisinden en ufak ödün vermeden şiddetle teorisini savunmuştur. Varoluşçu psikiyatristleri döneklikle suçlayacak kadar fanatikleşen Dr.Liebherr, “Ohne Freud, Keine Psikiyatr A.K” (Freud Yoksa Psikiyatri de yoktur) diyerek programı terk etmiştir. Liebherr’in katı tutumu karşısında ister istemez radikalleşen varoluşçu psikiyatristler ise, “Ohne Existanseliusmus, Keine Psikyatr” (var oluş yoksa psikiyatri de yoktur) diyerek karşıt bir cephe oluşturmuşlardır. Bilimsellikten uzaklaşan tartışma, Dr.Liebherr’in evde kalmış bir kız kurusu olduğundan asıl kendisinin cinsel saplantılı olduğu saptamasıyla maalesef kişisel boyutlara taşınmıştır.

Yukarıda bir kaçının özetini verdiğimiz A.K konusunda bilimsel araştırmalar her ne kadar yoğun bir şekilde yürütülse de, Türk erkekleri neden sıklıkla ve içerikten bağımsız şekilde ve anlamsızca “A.K” diyor sorusu hala cevaplanmamış olarak durmaya devam etmektedir. Bilim adamları “A.K” konusunda gerçekten tatmin edici bir cevap bulduklarında, “hay .... mikeyim” ya da “miktiğimin ....“ gibi hala bilinmeyen dilbilimsel fenomenlerin de çözüleceği umudunu taşımaktadırlar.


 Mehmet Emin Arı

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Dünyayı kim yönetiyor?

Cuma, Nisan 11 · Kategori: HADISELER

DüNYADAKİ OLAYLARI ULUSLAR ARASI BİR FİNANS KOMPLOSU MU YöNLENDİRİYOR?

“Onlar önce her şeyi harabeye çeviriyorlar ve buna barış diyorlar” Tacitus

Alan Greenspan, Batı’nın borç üzerine kurulu ekonomisini yok etmekle tehdit eden iskan balonu oluşturmayı düşünecek kadar aptal mı? Bu gerçekten dünya finans sistemini ortadan kaldıracak kolayca öngörülebilir bir yıkım mı? Yoksa bu ‘kazara bilerek’ mi yapıldı?

Eğer öyleyse neden?

FİNANS SEçKİNLERİNİN BABASI KİM?
Şimdi komplo teorisyenlerinin bu elit planın merkezinde olduğu konusunda adını en çok zikrettikleri Amerikalı’ya dönelim. Bu 92 yaşındaki multi milyarder, dünya finans seçkinlerinin babası David Rockefeller olarak tanınır.

ROCKEFELLER’İN 1991’DEKİ KONUŞMASI
Wikipedia’da Rockefeller ile ilgili olarak kendisinin Haziran 1991 yılında Almanya’nın Baden Baden kentindeki Bilderberg konferansının açılışında söylediği iddia edilen konuşması yer alıyor. Rockefeller: “Bizler 40 yıldır Washington Post, New York Times, Time ve diğer medya gruplarından bizim toplantılarımıza katılan yöneticilerin, konferanslarımızla ilgili sırları saklayacaklarına dair verdikleri sözü yerine getirdikleri için minnettarız. 40 yıldır minnettarız. Bu 40 yıl içerisinde eğer toplantılarımızla ilgili kamuoyuna bilgi verilseydi, dünya için yaptığımız planlarımızı geliştirmemiz mümkün olmazdı. Dünya, bir dünya hükümetine doğru gitme konusunda daha sofistike ve hazır duruyor. Bu plana göre, artık dünya savaş nedir bilmeyecek, tüm insanlık için sadece refah ve barış olacak. Entelektüel seçkinler ve dünya bankerlerinin ulus üstü egemenliği, önceki yüzyıllarda olan ulusal egemenliğe tercih ediliyor.”

DüNYAYI 57 YILDIR BU ‘BİZ’ YöNETİYOR
Bu konuşma 17 sene önce yapıldı ve Amerika’da Bill Clinton’un başa geldiği dönemlere rastladı. Rockefeller ‘biz’imle ilgili konuşuyor. Bu ‘biz’, O’nun dediğine göre, neredeyse 40 yıldır toplanıyor. Eğer bugün yaşadığımız tarihe Rockefeller’in konuşmayı yaptığı 17 yıl öncesini de eklerseniz 57 yıl oluyor. Yani iki kuşak demek oluyor.

Sadece ‘biz’ dünya bir için bir plan geliştirmedik, fakat bu planı geliştirme girişimleri en azından Rockefeller’in düşüncesinde başarılı olmuş. Rockefeller’in ‘biz’ dediklerinin nihai hedefi, ‘Entelektüel seçkinlerden ve dünya bankerlerinden oluşan bir ulus üstü egemenlik’ oluşturmaktır. Rockefeller’in söylediğine göre, bu hakimiyet artık savaşın ne olduğunu bilmeyen bir dünya hükümetine doğru giden yoldur.

DüNYADAKİ OLAYLARI KİM YöNLENDİRİYOR?
Şimdi biraz entelektüel pratik yapalım. Farzedelim ki David Rockefeller göründüğünü düşündüğü gibi çok önemli ve güçlü bir insan olsun. Bu adama bir şekilde inanalım ve O’nun ve ‘biz’im bir dereceye kadar başardığımızı düşünelim. Bu şu demek oluyor: Alınan büyük kararlar ve meydana gelen olaylar aynı zamanda Rockefeller’in 1991’de yaptığı konuşmada bahsi geçen planın bir parçası oluyor ya da en azından olaylar Rockefeller’in niyetinin bir yansıması oldu.

Bu yüzden, bu kararları ve olaylar üzerinde analiz yaparken, Rockefeller’in kafasındaki ütopya’nın gerçekten hakiki olup olmadığını açıklayabiliriz. özel bir sıra vermeden, olaylar şöyle aksetti:

CLINTON VE BUSH AİLE TARIMCILIĞINI YOK ETTİ

Bill Clinton ve George Bush tarafından kararları uygulanan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması sonucu Amerika’da üretim yapan milyonlarca iş elendi ve Amerika’daki aile tarımcılığının yerini küresel tarım sektörü aldı.

Dünya Ticaret Organizasyonu bünyesinde gerçekleştirilen benzer serbest ticaret anlaşmaları nedeniyle, milyonlarca üreten iş gücü çin ya da başka yerlere ihraç edildi.

AMERİKA’DA BİR MİLYON EVSİZ BULUNUYOR
Amerika’daki ortalama ailelerin gelirleri büyük bir erozyona uğrarken, Amerikan ulusunun servetini elinde bulunduran zenginlerin payı daha da arttı. Wall Street’te bazı finans yöneticileri yılda bir milyar dolar kazanırken, savaş gazileri dahil evsizler bir milyona yaklaşıyor.

İnşaat kooperatifçiliği balonu nedeniyle Amerika’da ev fiyatlarında büyük bir enflasyon yaşandı. Milyonlarca ev icra yoluyla bankerlerin eline geçti. Toprak ve kira maliyeti, aile tarımı ve küçük ölçekli işleri büyük hasara uğrattı. Toprak sahipliği yüksek enflasyon üzerine kurulu olduğu için artan ev vergileri nedeniyle, alt ve orta gelirli insanlar ve yaşlılar evlerinden oldu.

FİNANS SİSTEMİ YIKILMAK üZERE OLAN BİR PİRAMİD GİBİ
Bankerlerin Amerikan ulusal para sistemini tamamen kontrol ettikleri gerçeği, yıkılacak durumda olan büyük bir borç piramidiyle sonuçlandı. Para üzerindeki bu ‘kontrol sistemi’ Rockefeller ailesinin para aktardığı Chicago üniversitesi ekonomistlerinin bir icadı. Problem şu ki, bu piramid yıkıldığında herkes iflas edecek ve nereden geldiği belli olmayan bir yerden para yapan bankalar değerlenecek olan penileri tutmaya çalışacak. J. P. Morgan Chase’in Carlyle Capital ile iş yapmaya hazırlandığı gibi. Finans endüstrisi için kabul edilebilir düzenlemeler hükümet tarafından terk edilmiş durumda. Bu düzenlemeleri yapmak isteyen siyasetçiler, Eliot Spitzer gibi, bir şekilde yok ediliyor.

Federal hükümet ve yerel hükümetlerin Amerikalılar üzerine koyduğu toplam vergi yükü gelirin yüzde 40’ını geçti ve bu miktar daha da yükseliyor. Bugün ekonomide gerileme başlarken, Demokratların kontrol ettiği Kongre küçük miktarda yardımları desteklerken, iki yüzlü davranarak vergileri yükseltiyorlar, özellikle orta gelirliler için. öğrenci kredileriyle vergileri desteklemek bir şekilde iflasçı koruma sistemiyle elimine edilemez.

40 MİLYON AMERİKALI AçLIK SINIRINDA YAŞIYOR
Exxon-Mobil gibi şirketler rekor kazançlar elde ederken, gas fiyatları artıyor. Diğer eşya ve gıda fiyatları yavaş yavaş yükseliyor. Tıpkı, bazı ülkelerin neredeyse açlık koşullarını tecrübe etmeye başlaması gibi. 40 milyon Amerikalı resmi olarak açlık sınırında yaşıyor.

Büyük şirketlerin su ve mineral kaynaklarını kontrol etmesi, kamuda bulunması gereken birçok şeyi bulunmaz hale getirmiş. Enerji üretiminin serbest bırakılması, birçok bölgede elektrik maliyetinde yüksek artışlara neden oldu.

AZ GELİŞMİŞ üLKELERDEKİ TARIM YOK EDİLDİ
NAFTA tarafından aile tarımcılığının yok edilmesi (Aynı şekilde Meksika ve Kanada’da da aile tarımcılığı yok edildi), IMF ve Dünya Bankası’nın başka milletlere uyguladığı siyasetin bir benzerini oluşturuyor.
“Washington Konsensüsü’ tarafından yapılan baskılar sonucu dünyada kendi kendine yetebilme durumu, ihraç edilen ürünlerin yetiştirilmesiyle yer değiştirdi. Tarımsal alanlardan göç, az gelişmiş ülkelerirn kentlerinde büyük gettolar oluşturdu.

AMERİKA UZAYI DA SAVAŞ ALANINA çEVİRİYOR
1980’den beri Amerika ya kendisi direk savaş yapıyor ya da kendisi adına başkalarına savaş yaptırıyor. Eski Yugoslavya NATO tarafından bölündü. 11 Eylül ve raflarda bekleyen diğer planlarını hayata geçirerek, Amerika şimdi de Ortadoğu’da sürekli bir askeri işgale kalkıştı. Rusya ve çin’in ABD ve NATO güçleri tarafından kuşatılması ise çok yakında ve uzayı da askeri bir alan haline getirme yarışı başladı. Batılı devletler açıkça, en azından bir başka dünya savaşı ihtimali için hazırlanıyorlar.

AMERİKA TOTALİTER BİR YöNETİME DOĞRU GİDİYOR
Amerika’nın dışarıdaki askeri müdahaleleri, içerde de totaliter bir sistemin oluşmasına neden oluyor. ‘Teröre Karşı Savaş’ adı altında bazı vatandaşların aktiviteleri mercek altına alınırken, bunlara yönelik olarak da casusluk faaliyeti yapılıyor. İnsanlar için kullanılan mikrochipler iz sürmek için kullanılıyor. Askeri endüstri ulusun en büyük ve en başarılı endüstrisi olmuş. çünkü, on binlerce organizatör yeni ve daha iyi yöntemler bularak, açıktan ya da örtülü olarak yabancı ve iç düşmanları yok etmek için çalışıyor.

HAPİSHANE NüFUSUNUN EN çOK OLDUĞU üLKE
öte yandan, Amerika dünya üzerinde en çok hapishane nüfusuna sahip olan ülke. Artı, her gün milyonlarca Amerikalı, hükümetin yüklediği vergiler yüzünden daha da kötü duruma düşüyor. İllegal yollardan elde edilen paralar, muhasebeciler, avukatlar, bürokratlar, borsacılar, spekülatörler ve iş adamları tarafından paylaştırılıyor.

Son olarak, her geçen kötüye giden hayat şartları, strese dayalı birçok hastalığa sebep olurken, alkol ve uyuşturucu kullanımı da artıyor. Dünyadaki hükümetlerin kendileri zaten uyuşturucu trafiğine dahil oluyorlar. Stres skalasını azaltmak yerine, ilaç endüstrisi kendi başına hastalık oluşturuyor. İlaç endüstrisi çok hızlı bir şekilde büyürken, bu ilaçların birçoğu yıkıcı yan etkilere sahip.

ROCKEFELLER’İN ‘BARIŞ’ PLANI YIKIM GETİRMESİ TUHAF DEĞİL Mİ?
Bu liste en azından zor soruyu sormak için yeterince delil sunuyor. Şimdi tüm bunların Rockefeller’in geliştirmiş olduğu planın bir parçası olduğunu düşünelim. Peki, insanlığın refahı ve barışı için seçilen araçların çok fazla şiddet, baskı, sömürü, hırsızlık ve rüşvete bulaşması tuhaf değil mi?

Gerçekte ise, bana öyle görünüyor ki, Rockefeller’in dediği ‘Dünyanın refahı için bizim plan’ı soykırım, savaş, nüfusu kontrol eden polis devleti üzerine kurulu ve plan dünya kaynaklarının finans seçkinleri ile bunların kukla siyasetçileri ve askeri güçleri tarafından ele geçirilmesi demektir.

DAVİD ROCKEFELLER BİR SUçLU DEĞİL Mİ?
Peki, dünyadaki insanlarının kendi yiyeceklerini üretmedeki yeteneğini elinden alan bu organize plandan daha iyi bir yöntem yok mu? Tüm bunlardan başka, açlıkla oluşan soykırım belki yavaş gerçekleşiyor ama çok de etkili. Bu suç ise pazar güçlerine ait.

Peki bu ‘biz’, tüm şeyleri yapan ‘biz’, büyük David Rockefeller dahil, bir suçlu olabilir mi? Ki bunlar bir şekilde gücü elinde bulunduranlardır. Eğer öyleyse, bunlar kendilerini korumak amacıyla eğitim sisteminden, ana medyadan her şeyi kullanıyorlar.

Kesin olan bir şey var: Amerikalı seçmenler bunların hiçbiriyle aynı fikirde değil.

Richard C. Cook, Carter döneminde Beyaz Saray’da bulunmuş, Federal hükümetin danışmanı. Cook aynı zamanda Amerikan Hazine Bakanlığı’nda, NASA’da, Amerikan Gıda ve İlaç Komisyonu’nda görev yapmış bir isim. Cook’un, ekonomi ve para politikaları üzerine de birçok kitabı bulunmaktadır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

EVANJELİZM SAPKINLIĞI VE SİYONİZMLE İTTİFAKI

Çarşamba, Mart 26 · Kategori: HADISELER

Evanjelizmin sözlük anlamı, “kutsal kitaba yönelmek”tir. Kelimenin kaynağı yunancada “iyi haber” veya “müjde” anlamına gelen “evangelion”dur. Ancak bugün için  evanjelizm, Amerika’daki Hıristiyan toplumunun en tutucu ve radikal kanadını ifade etmektedir.
 
Evanjelikler, eski ahitin(Tevrat ve Zebur) yahudilerin Tanrı’nın seçilmiş halkı olduğu, kutsal toprakların(Kenan diyarı veya Arzu Mevud) yahudilerin malı olduğu, Yahudilerin Mesihin gelişiyle birlikte bir dünya egemenliğine ulaşacakları gibi kehanetlerini tamamen kabul ederler. Bu konuda kendilerine düşen en büyük görevin ise yahudilerin dünya egemenliğine destek olmak olduğunu düşünürler. Bu bakımdan bir nevi Hıristiyanlık ve Yahudiliğin karışımından meydana gelen ve Protestanlığın bir alt mezhebi olan Evanjelistlere “Siyonist Hıristiyanlar” da denmektedir.
 
Bu noktada bir parantez açmak istiyorum: Son dönemlerde “Siyonist Müslüman” modellerin de ortaya çıkmış olduğunu görüyoruz. “Kim bunlar?” diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum… Fethullah Gülen cemaatine ait Aksiyon dergisinin Aralık 2003 tarihli sayısının kapak haberini bir hatırlayın isterseniz: “İnsanlık O’nu bekliyor: Hz.İsa”… Oysa Mesih inancının Kuran’daki ayetlerde olmadığı biliniyor. Buna rağmen Nurcular, “Müslüman İseviler” diye bir tanım ortaya çıkardılar. Buna göre, Mesih İsa yeniden dünyaya gelecek ve İseviliği Müslümanlıkla birleştirecek… Ayrıca bugün yine bu cemaatin öncülük ettiği “İbrahimi Dinler”, “Ilımlı İslam” ve “Dinler Arası Diyalog” gibi akımlarla İslamiyet’in protestanlaştırılmak istendiğini görüyoruz. Araştırmacı Kemal Akmaral’ın bir tesbitiyle bu parantezi kapatmak istiyorum: “Bugün bütün İslam dünyasında, samimi Müslümanlardan daha koyu Müslüman görünen bir sürü yahudi ajanı, casusu vardır. Yahudiliğin ve İsrail’in en şiddetli ve koyu düşmanı gibi görünen nice kodaman zengin İslami şahsiyet vardır ki, gerçekte İsrail’in hizmetinde çalışmaktadır.”
 
Evanjelizmin Gelişme Süreci ve Evanjelik İnanç
“Aşikar ki, Eski Ahit’teki eski peygamberlerimize ve Armageddon’la ilgili önceden haber verilmiş alametlere geri dönüp baktığımızda, ‘acaba olacakları görecek nesil biz miyiz?’ diye merak ediyorum… İnanın bana, bu kehanetler açık bir şekilde yaşamakta olduğumuz şu günleri tasvir ediyor.”    -Eski ABD Başkanı Ronald Reagan-
Hıristiyan siyonizmi olan Evanjelizmin kökenleri 17.yüzyıl İngilteresi’ndeki isyankar püriten küçük burjuvaziye kadar uzanır. Bunlar, Katolik kilisesini tanımadıkları gibi, İngiltere’deki yarı-katolik Anglikan kilisesinin hakimiyetini de kabul etmiyorlardı. Dünya üzerindeki hiçbir kralı tanımayan bu protestanlara göre, gerçek kral olan Mesih İsa, kıyametten önce geri gelecek ve Tanrı’nın dünya üzerindeki krallığının  başına geçecekti. Bunun için kendisine inanmayanlarla savaşacak ve hepsini yok edecekti.
Püritenliğin en önemli özelliği; Martin Luther ve Calvin’in başlattığı “Eski Ahite yönelme” hareketini daha da radikal bir çizgiye götürmesi ve Eski Ahiti yani Tevrat’ı neredeyse inançlarının tek kaynağı haline getirmeleri olmuştu. Zaten Evanjelizm adını ilk kullanan kişi de Reform hareketinin lideri Martin Luther’dir.
 
İngiltere’de baskı gören bu püritenlerin önemli bir kısmı “yeni dünya Amerika”ya göç etti. Kendilerini, İsa Mesih'in geri döneceği ortamı hazırlamak üzere Tanrı tarafından seçilmiş bir grup olarak görmeye başladılar. Amerika da onların vaadedilmiş topraklarıydı. Ama ilk başlarda Amerikan siyasetine, protestan Amerikalıların yayılmacılık doktrini olan ve 19. yy'ın başlarında batıda Kaliforniya’ya, güneyde Teksas’a doğru yayılmanın ideolojik, mistik ve ahlaki altyapısını oluşturmuş olan “Manifest Destiny”(“Tanrı’nın öngördüğü” anlamına gelir) doktrinine katkı yapmak dışında fazla etkileri olduğu söylenemez. Çünkü Washington eliti çoğunlukla seküler aydınlardan oluşmaktaydı. ABD, II.Dünya Savaşı’na kadar da içe kapalı politikaları benimsediğinden dünya siyasetinde de pek fazla etkileri olmadı. Politika ve Washington yönetimiyle araları genellikle soğuktu evanjelistlerin.
 
II.Dünya Savaşı sonrası ise Nixon ile yavaş yavaş politikaya ısınmaya başlayan Evanjelist taban, asıl uyanışını ise Reagan döneminde gerçekleştirdi. Clinton döneminde bir miktar geri planda kalsalar da, kendisini “Tanrı’nın kelamını dünyaya getiren adam”, beyaz-Anglo Sakson-Protestan(WASP) Amerikalıları da  “Tanrı’nın seçtiği halk” olarak tanımlayan ve İncil kehanetlerine inanan oğul Bush döneminde Neo-conlarla kolkola tekrar sahneye çıktılar. Bugün Evanjelistlerin, ABD’nin ulusal ve uluslar arası politikalarını etkileyecek güçte olduğu tartışılmaması gereken bir gerçektir. Bush ve Neo-conlar’ın  yaşama geçirmeye çalıştıkları GOP(Genişletilmiş Ortadoğu Projesi)’un, Evanjelistlerin “Yahudilere vadedilmiş topraklar” ve “Armageddon Savaşı” inançlarıyla birebir ilintili olduğu dikkat çekmektedir.
 
Evanjelistler dünya çapında güçlü televizyonlardan, gazete ve yayınlardan, internet sitelerinden, video oyunlarından, sinema sektöründen ve kurgu-bilim romanlarından yararlanarak misyonerlik yapmaktadırlar. Bunun neticesinde Amerika’daki Evanjelist Protestanların sayısında ciddi bir artış gözlenmektedir. Evanjelistler 1987’de Protestan nüfusun yüzde 41’lik bir dilimini oluştururken, 2004’e gelindiğinde bu oran yüzde 54’e ulaşmıştır. Nüfusu 300 milyonu bulan Amerika’da Evanjelistlerin sayısı 100 milyonu aşmıştır. 1950 yılında tüm dünyadaki sayıları 4 milyon kadarken, 2004 yılı rakamlarına göre 500 milyonu aştıkları görülüyor.
 
Evanjelik inanca göre; Tanrı’nın Evanjelik Protestan Hıristiyanlar için olan uhrevi(cennetle ilgili) ve Yahudiler için de dünyevi(yeryüzüyle ilgili) olmak üzere iki planı vardır. Öteki dinlere mensup insanlar ise Tanrı için önem taşımazlar. Tanrı’nın yahudilerle ilgili planı gereği Yahudiler, vaadedilmiş topraklara dönüp Büyük İsrail’i kuracak ve dünyaya egemen olacaklar. Evanjelikler ise bu  plana destek olacaklar ve kendileri için kurtuluş ahirette gerçekleşecektir. Eski Ahit(Tevrat ve Zebur) ve Yeni Ahit(İncil)’ten oluşan Kitabı Mukaddes’e göre, İsa Mesih’in yeryüzüne yeniden inebilmesi için yahudilerin, “Kenan Diyarı” olarak da adlandırılan ve kendilerine Tanrı tarafından vaadedildiğini iddia ettikleri topraklarda toplanmış olması gerekmektedir. Evanjelist Hıristiyanlar’ın Yahudilere ve İsrail’e duydukları muazzam sempatinin ve Evanjelizm-Siyonizm ittifakının kaynağı işte bu inanıştır. Mesih geldiğinde Yahudiler ve Evanjelikler bir yanda, bunların haricindeki diğerleri ise bir yanda olacak ve iki taraf arasında büyük bir savaş, yani “Armageddon Savaşı” yaşanacak ve Hz.İsa önderliğindeki Yahudiler ve Evanjelikler savaşı kazanarak dünya egemenliğine ulaşacaklardır.
 
Neresinden tutsanız sapkınca ve tutarsız olan bu inanışa göre; İsa, yeniden yeryüzüne geldikten sonra Armageddon(İbranicede Megiddo Tepesi anlamına gelir ve İsrail’de Kudüs’ün güneyinde Megiddo Ovası vardır) Savaşı’nda Deccal’ı ve ordusunu yenecektir. Ancak İsa’nın yeryüzüne dönebilmesi için gelişini tamamlayacak alametlerin tamamlanması gerekmektedir. Vuku bulacağına inanılan yedi aşama şunlardır:
  1. Yahudilerin Filistin’e geri dönmeleri (Hitler’in zulmünden kaçarak Filistin’e dönen Yahudilerin, 1948 yılında İsrail Devletini kurmaları ve ardından 1967 yılında Kudüs’ün tamamını ele geçirmeleri, Evanjelik Protestanlar tarafından Mesih’in gelişinin yaklaştığına dair güçlü ipuçları olarak değerlendirilmektedir.)
  2. Büyük İsrail’in kurulması (“Büyük Ortadoğu” veya “Genişletilmiş Ortadoğu” olarak adlandırılan proje çerçevesinde Irak ve Afganistan’ın işgal edilmesi, İran ve Suriye’yi de işgal etme planları ve Irak’ın kuzeyi ile Güneydoğu Anadolu bölgemizi içine alan bir kürt devleti kurma hazırlıklarını da bu çerçevede değerlendirebiliriz.)
  3. Yahudiler de dahil olmak üzere tüm dünya uluslarına İncil’in “müjde” olarak vaaz edilmesi (Misyonerlik faaliyetleri bununla bağlantılıdır.Rice Üniversitesi sosyoloji profesörü William Martin’e göre, “yabancı memleketlerde faaliyette bulunan Protestan misyonerlerin yaklaşık yüzde 90’ını Fundamentalistler ve Evanjelikler oluşturmaktadır.”)
  4. Yedi yıl sürecek olan felaket dönemi(Türbülasyon veya Kaos olarak da adlandırılan bu dönemde Yecüc Mecüc Orduları tarafından İsrail işgal edilecek ve ABD ile İngiltere İsrail’in yardımına geleceklerdir. Acaba bu inanıştan yola çıkarak ABD ve İngiltere, İsrail’in yardımına kolayca koşabilmek için Kıbrıs’ı üs olarak kullanıyor olabilir mi?..)
  5. Hz.İsa’nın ikinci kez dünyaya gelişi
  6. Armageddon Savaşı
  7. Kıyametin kopması ve İncil’e ve İsa Mesih’e iman edenlerin cennete yükseltilmeleri
Evanjelistlere göre, insanlığın kaderi ilahi bir senaryo ile önceden belirlenmiştir ve herkes gibi Yahudiler de bu kozmik tiyatroda kendilerine biçilmiş rolü(Büyük İsrail’i kurmak) oynamaktadırlar.
 
Bu noktadan sonra diğer alt başlığa kadar Evanjelizm inancıyla ilgili kendi yorumlarımı aktarmak istiyorum:
Evanjelizm inancı o kadar tutarsızlıklarla doludur ki, ben bu konuyu araştırırken bir çok defa gülmekten kendimi alamadım. Şöyle ki;  kimi Evanjeliklere göre, İncil’e ve Mesih’e iman edenlerin cennete yükseltilmeleri Armageddon Savaşı’ndan önce vuku bulmaktadır. Yani eğer Evanjelikseniz, hem yedi yıl sürecek olan felaketler döneminden, hem de Armageddon Savaşından yırtmış oluyorsunuz. Peki öyleyse bu savaşta “Deccal ve ordusu” olarak adlandırdıkları düşmanla kim savaşmaktadır?..
Bazısına göre ise; sadece 150 bin kadar Yahudi, İsa’ya iman edeceği için bunun haricindeki yaklaşık 12,5 milyon Yahudi de Armageddon Savaşı’nda yok edilecek. Yani  savaştan önce göğe yükselen Evanjelik Hıristiyanlar’dan sonra, kala kala 150 bin Yahudi kalıyor. Bu 150 bin Yahudi mi (“cennete yükselen” 500 milyon Evanjelisti de çıkarsak) diğer yaklaşık 6 milyar insanı yenerek yeryüzünden silecek?..Ve savaştan sonra İsa, krallığını kurunca çoban misali bu 150 bin yahudiyi 1000 yıl boyunca yönetecek. Sonra hep birlikte cennete gidecekler!..
Kimi Evanjeliklere göre ise, İncil’e ve Mesih’e iman edenler Armageddon Savaşı’ndan zaferle çıktıktan sonra cennete yükseltilmektedir. Peki öyleyse bu durumda “yeniden dirilerek yeryüzüne dönen İsa, Davud’un tahtına oturarak 1000 yıl boyunca dünyayı yönetecek olduğu krallığını kuracak” inancından yola çıkarsak ve diyelim ki Armageddon Savaşı’ndan zaferle çıkan Yahudi ve evanjelistler göğe yükseltildiyse ve bunların haricindekiler de yok edildiyse dünya üzerinde kimse kalmamış oluyor. Öyleyse İsa, tek başına kaldığı dünyada, kendi kendinin kralı mı olacak?..
 
Yani yukarıda saydığımız söz konusu aşamalar, her bir Evanjeliste göre kendi içinde yer değiştirebiliyor. 7’nci ile 5’inci, 6’ncı ile 5’inci veya 6’ncı ile 7’nci isteğe göre veya kimin işine nasıl gelirse yer değiştirebiliyor!.. Kimine göre ise İsa, belirli aralıklarla İncil’e iman edenleri ve kendini Mesih olarak benimseyenleri cennete yükseltmek için yeryüzüne gelip gidecekmiş!..Yani parti parti cennete sefer düzenleyecek!..
Bu ne komikliktir ve bu ne hastalıklı bir zihniyettir!.. Resmen Tanrı’yla, kutsal kitaplarla ve peygamberlerle dalga geçiliyor!..
 
Evanjelizm ile Siyonizm’in Kutsal(!) İttifakı
“1948’de İsrail’in kurulması, Yahudilerin, yüzyıllar önce sürgün edildikleri yerden sonunda İncil’de sözü geçen yere tekrar döndüğü anlamına gelmektedir…İsrail devletinin kurulması, İncil kehanetinin gerçekleşmesidir.”   -Eski ABD Başkanı Jimmy Carter-
Yahudilerin, Tanrı’nın seçilmiş halkı olduğuna ve Yahudilere vaadedilmiş topraklara iman, eski Hıristiyan öğretisinde var olmayan bir düşüncedir. Hatta Hz.İsa’yı Yahudilerin öldürmüş olması, Kiliseyi geleneksel olarak yahudi düşmanı haline getirmiştir. Eski Hıristiyan öğretisinde “Kudüs” ve “Siyon” gibi kavramlar, öteki dünyaya ait ilahi ve sembolik kavramlardır.
 
Ancak Protestanlar bu kavramları dünyevi kavramlar olarak yorumlayıp Yahudileri önemli bir konuma yerleştirdiler. Bu durum reformasyondan sonra başlamıştır. Ondan önce Filistin, Hz.İsa’nın “kutsal vatanı”dır sadece. O güne kadar geçerli olan öğreti, ne yahudilerin Filistin’e tekrar geri dönme olasılığına, ne herhangi bir seçilmiş millet kavramına, ne de bir Yahudi milletinin varlığına yer veriyordu. Kimse Yahudileri, Tanrı’nın Filistin’e tekrar dönmeyi kendilerine mukadder kıldığı “Seçilmiş Millet” olarak görmüyordu.
 
Reformla birlikte pek çok Hıristiyan, Yahudilik ve Yahudilere karşı olan düşmanlıktan(anti-semitizm), philo-semitizm(Yahudi sempatisi) adında bir başka ayrımcılığa yöneldi. Bu anlayışa göre; Yahudiler, Yahudi oldukları için ve Yahudilik dinini tatbik ettikleri için değil de, Hıristiyanların kurtuluşunda ve İsa’nın yeniden dünyaya gelmesinde bir rolleri olduğu için “aziz” bir dost idi.
Bazı tarihçiler bu durumu Rönesans ve Reform hareketlerinin İbrani literatürüne olan ilgisine ve özellikle de Reform’un eski ahit yani Tevrat ve Zebur üzerindeki vurgusuna bağlamaktadırlar. Reform’un bu özelliği Yahudilere karşı bir ilgi yaratmış ve Yahudileşme diyebileceğimiz eğilimler gösteren Protestan mezhepleri doğmuştur.
 
Protestanlıkla birlikte  gündeme gelen “Yahudileşme”, aynı zamanda “Hıristiyan Siyonizmi”nin de ortaya çıkış noktasıdır. “Yahudi olmayan Siyonizm”(non-jewish zionism) denen bu kavram, Yahudi olmadıkları halde Filistin’de bir yahudi devleti kurmayı isteyen Protestanların düşünce yapısını açıklamaktadır.
 
Hıristiyan Siyonizminin tarihi aslında bugünkü İsrail devletinin kurulmasını hedefleyen politik siyonizmin teşekkülünden de öncedir. İlk Siyonist Kongresi 1897 yılında Basel’de toplanmıştır. Ancak Filistin’de bir Yahudi yurdunun kurulmasının, Mesih’in gelişinin alametlerinden biri olacağına dair fikirler ilk olarak Oliver Cromwell ve Paul Felgenhauever gibi 17.yy. protestan lider ve teologlarının söylemlerinde görülmektedir. 18. ve 19. yüzyıllarda da birçok Protestan mezhebi, Yahudilerin, Kitab-ı Mukaddes’teki kehanete uygun olarak kutsal topraklara dönmeleri gerektiği yönündeki düşünceyi felsefelerinin temeline oturttular ve bu inanç felsefesi bugüne kadar geldi.
 
1985 yılında Basel’de, ilk Siyonist Kongre’nin yapıldığı yerde bir Siyonist kongresi daha yapılmıştır. Ancak bu kongrenin ilk kongreden çok önemli bir farkı vardır. Çünkü kongrenin adı “1.Hıristiyan Siyonist Kongresi”dir. Bu kongrenin sonucunda bazı kararlar alınmıştır. Bunlar arasında “tüm dünya yahudilerinin İsrail’e göç etmeye çağırılması” ve “İsrail’in 1967’de işgal ettiği Batı Şeria’yı ilhak etmesi” de yer almıştır. Bu karar sonrasında izleyicilerden bir yahudi, ayağa kalkarak “bu son karara Yahudi halkının üçte ikisinin karşı olduğunu ve bu kararın yumuşatılması gerektiğini” söylemiştir. Ancak bu tutum karşısında Uluslararası Hıristiyan Elçiliği Temsilcisi’nin verdiği yanıt çok ilginçtir:
“İsrailliler’in ne düşündüğü umurumuzda değil. Biz Tanrı’nın ne söylediğine bakarız ve Tanrı, o toprakların Yahudi malı olduğunu söylüyor.”
 
Bakın Evanjelistlerin referans aldığı Scofield İncili’nde, Scofield ne diyor: “Hz.İsa’nın tekrar dönüşünü sağlamak için Yahudiler kendilerinden beklenilen şeyi yapmalıdırlar… Armageddon Savaşı’nda galip geldikten sonra İsa, Kral Davud’un tahtına oturacak ve dünyayı Kral Davud’un tahtından yönetecek.”
 
Yahudilerin, İsa’yı Mesih olarak kabul etmediklerini ancak en sonunda ya Hz.İsa’ya inanmak zorunda kalacaklarını ya da Armageddon Savaşı’nda öldürüleceklerini belirten Perlmutter ise Amerika’da Gerçek Anti-Semitizm(The Real Anti-Semitism in America) adlı eserinde şunları yazar: “Ancak bunlar ikincil meselelerdir. Şu sırada İsrail’i desteklemek gerektiğine inanan dostlara ihtiyacımız var…Şayet Mesih gelirse, önümüzdeki seçenekleri o gün değerlendiririz” ve Yahudileri kastederek ekler: “Şu an için, köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyelim”.
 
İşte inançları bu görüşler etrafında şekillenen Evanjelistler, Başkan Bush ve Neo-Con ekibi ile ABD gibi hegemon bir gücün başına geçmiştir.
 
“Acaba Huntington’un ‘Medeniyetler Çatışması’ tezi salt bu amaca hizmet etmek için ortaya atılmış, 11 Eylül provokasyonu bunun için icra edilmiş, Afganistan ve Irak bunun için işgal edilmiş olabilir mi ve bu doğrultuda NATO’ya yüklenmek istenen yeni misyon da bu amaçlı olabilir mi?” diye bir soru aklımıza takılmıyor değil. Ya da Evanjelizm sadece, emperyalizmin dünyanın en zengin enerji havzalarını ele geçirme ve dünyayı tek hakim güç olarak yönetme planlarına uydurulmuş dini bir kılıf mı?..
 
Şu anda Washington Repon on Middle East Affairs’in editörlüğünü yapmakta olan emekli dış hizmet memuru Richard Curtiss’ten bir alıntıyla bir sonraki başlığa geçmeden önce tekrar bir parantez açmak istiyorum:
“Biz Amerikan vergi mükellefleri, ufacık İsrail devletine her yıl dış yardım ve askeri yardım çerçevesinde 6 milyar dolardan fazla para veriyoruz. Bu rakama federal bütçenin diğer bölümlerinden İsrail’e giden yüzlerce milyon dolar vergi mükellefi parası dahil değildir.
…………………
1949’dan 1995’e kadar geçen 46 yıl boyunca, Amerikan vergi mükellefleri İsrail’e dış yardım olarak 62,5 milyar dolar ödemiştir… Bu rakam, yapılan resmi dış yardım rakamıdır. Bunun dışında, yine İsrail’e yönelik büyük meblağlı Amerikan vergi mükelleflerinin ilave yardımı bulunmaktadır. Söz konusu ilave yardım, gerek U.S. AID, gerekse ABD Dış Yardımları kayıtlarında görünmemektedir.
İsrail’e aktarılan ödenekler, en büyük pay Pentagon bütçesinden olmak üzere Ticaret Bakanlığı’ndan Enformasyon Ajansı’na kadar pek çok Amerikan kuruluşunun bütçelerine sokuşturulmuş vaziyettedir. Şayet bu ilave yardımları da ekleyecek olursanız, biz vergi mükellefleri İsrail’e 83 milyar dolardan daha fazla bir para ödemiş oluyoruz ki, bu da bugünün İsrail’inde her bir İsrailliye kişi başına yıllık 14 bin dolar ödediğimiz anlamına gelmektedir.”
 
Türkiye’de Evanjelist Misyonerlik Faaliyetleri:
Türkiye Protestan Kiliseler Birliği’nin resmi rakamlarına göre, birlik üyesi kiliselere bağlı yaklaşık 3.000 Türk vatandaşı, Evanjelist teolojiyi benimsemiş durumda. Bu rakamın, birlik üyesi olmayan kilise cemaatleri ile birlikte 5.000’i aştığı tahmin ediliyor. Tüm misyonerlik faaliyetlerinin altında Evanjelist teolojinin ana omurgasını oluşturan “Hz.İsa’nın müjdesini herkese ulaştırmak” şartı ve bu yolla İsa’nın dünyaya dönüşünün çabuklaştırılabileceği inancı yatıyor.
 
11 Eylül 2001 saldırılarının ardından, Bush gibi düşünen ve ondan etkilenen binlerce genç, Ortadoğu’da misyonerlik faaliyetlerine başladı. Afganistan ve Irak operasyonları sonrasında buralara akın eden binlerce genç Evanjelist misyoner, çalışmalarını bu coğrafyada büyük bir hızla sürdürüyorlar.
 
İstanbul Protestan Kilisesi’nin 2001 yılında kurmuş olduğu vakfın üyelerinden biri, kendisiyle yapılan görüşmede, Van doğumlu olduğunu, DEP Gençlik Kolları’nda yetiştiğini, DEHAP’a üye olduğunu, Azadiya Welat adlı kürtçü gazetede yazdığını ve PKK-Kadek’e sempati duyduğunu söylüyor ve ayrılıkçı-kürtçü faaliyetlerinde kilise çevrelerinden destek gördüğünü, örneğin iş verildiğini ve ev kirasının ödendiğini itiraf ediyor.
 
Söz konusu vakıf hakkında bir araştırma yapıldığında, ABCFM(American Board of Commissioners for Foreign Missions) adına rastlanıyor. ABCFM, bir Amerikan Protestan misyoner örgütüdür ve Osmanlı topraklarında kurduğu kolejler aracılığıyla Ermeni terörünün doğmasında hatırı sayılır bir  katkısı olmuştur. ABCFM, Amerika’da iktidarı her zaman tekellerinde tutan Beyaz Anglo-Sakson Protestan(WASP)ların yani Evanjelistlerin çatısı altında yer alır. ABCFM de Mesih’in yeniden gelmesi için İsrail devletinin kurulması ve Ortadoğu’da yayılması gerektiğine inanır.
 
Sonuç:
Bu yazıyı hazırlarken kaynak olarak faydalandığım kitaplardan birinin yazarı, kitabını şu şekilde sonuçlandırıyor:
“Çevremizde olup bitenler, patrikhanenin ısrarla ekümenik olarak tanınma dayatması, Karadeniz bölgesindeki pontus hareketleri, artık kendilerini gizlemeden açıkça çalışan misyonerlerin faaliyetleri, ikide bir hortlatılan sözde “ermeni soykırımı” meselesi, Avrasya coğrafyasındaki Kadife, Sedir, Portakal adı verilen sözde demokratik halk hareketleri, yaratılmak istenen azınlıklarla “yapı-bozum” çalışmaları, bölgemizdeki işgaller, ABD operasyonları, ülkemizden yabancıların toprak satın almalarının kaygı verici boyutlara ulaşması, Nevruz’da açılan konfederasyon paçavraları, federasyon talepleri ve son günlerde söz edilmeye başlanan “Turkuaz Devrimi” birbirinden bağlantısız, kendiliğinden oluşan münferit olaylar değildir. Hepsi, Evanjelistlerin Armageddon Savaşı inancı doğrultusunda hazırlanan “Büyük İsrail Projesi” çerçevesinde atılan adımlardır.” (Akmaral, Kemal, Ben Bush, Evangelist Bush, Şimdi Kitap Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2005, s. 280.)
 
Fakat ben, daha önceki satırlarımda da belirtmiş olduğum şu olasılığı da gözden uzak tutmamamız gerektiğini düşünüyorum: Yoksa Evanjelizm sadece, emperyalizmin dünyanın en zengin enerji havzalarını ele geçirme ve dünyayı tek hakim güç olarak yönetme planlarına uydurulmuş dini bir kılıf mı?..
 
Allah Türk’ü Korusun!
 
Kaynakça:
1)      Hallsell, Grace, Tanrıyı Kıyamete Zorlamak: Armageddon, Hıristiyan Kıyametçiliği ve İsrail, Kim Yayınları, Ankara 2003.
2)      Akmaral, Kemal, Ben Bush, Evangelist Bush, Şimdi Kitap Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2005.
3)      Vural, İsmail, Evanjelizm: Beyaz Saray’ın Gizli Dini, 2.baskı, Karakutu Yayınları, İstanbul 2003.
4)      Gönültaş, Nuh, Küresel Kıyametçilik: Bush ve Evanjelizmin Mesih Planı, 2.baskı, Q-Matris Yayınları, İstanbul 2003.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Bayrağımızın derin manası

Çarşamba, Mart 26 · Kategori: HADISELER

Insan zekası bir takım anlamları daha güçlü anlatmanın yollarını arayıp bulmuş; bunun için benzetme (teşbih)ler yapmış, mecazlar kullanmıştı. Anlamları yalnız kelimelerle değil, bir takım işaretlerle, sembollerle de ifade etmiştir. Insanlar çok eski zamanlardan beri canlı ve cansız varlıklarda gördükleri bazı özellikleri bir takım anlamlar için sembol (remz) haline getirmişlerdir.

Sembollerin ceşitli dillere göre , aynı toplum içinde mesleklere ve konulara göre değiştiği, başka başka anlamlar için kullanıldığı da görülür. Mesela; Edebiyatımızda çok kullanılan ve uzun boylu, ince yapılı sevgiliyi sembolize eden “Selvi” kelimesi, dini (tasavvufi) edebiyatımızda Ahireti temsil eder. “Elif” harfine benzediği için de ALLAH (c.c.)’ın birliğini yani Tevhidini remz için kullanılır. Aksine Cam dalları uçta “Haç=salip” şeklini aldığı için Hristiyanlarca cok makbul tutulur Yılbaşı ve Noel günlerinde evler tercihan o dallarla süslenir. Haç’ı andırdığı içinde Biz Türkler mezarlıklarımıza Çam dikmeyiz. Dini Edebiyatta “Gül” Pergamber Efendimizin sembolüdür. Ay ışığının en parlak olduğu ondördüncü gecesi dolunay (Bedir) da yine ALLAH (c.c.)’dan aldığı vahiy nuruna aynen yansıtan Peygamber Efendimizi temsil eder. Osman Gazi’nin rüyasında gördüğü çınar ağacı Osmanlı Devletinin güç ve otorite sembol üdür.

Buraya kadar sembollerin manaya yükselişini fazla çoğaltmadan bir kaç örnekle anlatmaya çalıştık. Bayrağı ve Bayraktaki sembolik manayı iyice anlayabilmek için buna ihtiyaç vardı.

Türk Bayrağı rengini şehitlerin kanından, ilhamını da kan gölüne yansıyan ay ve yıldızdan aldığını biliyoruz. Fakat bayrak hakkındaki bu bilgi, bayrağın taşıdığı kutsal anlamı, o anlamdaki sembolizmi, ondaki derinliği ve yüceliği anlatmaya yetermi?

İnsan düşüncesi manevi anlamdaki yücelik kavramı ile maddi anlamdaki yükseklik kavramı arasında bir ilişki bir paralellik kurar. Kutsal saydığı ve saygı duyduğumanevi değeri yüce olanın mekan bakımından da yerinin yüksekte olmasını arzu eder. Onun içindir ki, işlemeli Mushaf (Kur’an-i Kerim) çantasını yükseğe asarız veya kütüphanemizin en üst rafına koyarız. Ezanı yüksek bir yerden yani Minareden okuruz. Ve Bayrağı yüksek bir direğe çekeriz. Çünkü Bayrak, başta milletimizin istiklâl ve hakimiyeti olmak üzere, inandığı ve uğrunda can verdiği ne kadar kutsal değerleri varsa hepsini sembolize eder. Bu anlamda her Bayrak kendi milletine göre kutsaldır.

Bilindiğ gibi, genellikle Hristiyan milletler bayraklarına Haç şeklinde semboller yer almaktadır. Müslüman milletlerde ise Hilal görünmektedir. Haç’ın anlamı Hazreti İsa (a.s.)’nın çarmıha gerilerek haç şeklinde şehit edildiğine inandıkları için Hristiyanlar onu sembol olarak alırlar. Peki ya Hilal? Müslümanlarca sembol olarak kabul edildiğini biliyoruz. Ancak bunun sembolik değeri nereden gelmektedir? Dolunay (Bedir) ayın ondördüncü gecesindeki haliyle daha parlak olmasına rağmen niçin ayın en az ışık verdiği yay şeklindeki zayıf şekil sembol almıştır?

İşte burda Hilal’in gücü burda çıkmaktadır. Çünkü Hilal, Haç gibi doğrudan şekil olarak alınsaydı Dolunay kullanmak daha uygun olurdu. Halbuki “Hilal” şekli dolayısıyla değil, ismi dolayısıyla sembol olmuştur. Bu anlamı da “ALLAH (c.c.)” isminden almıştır.

Bilindiği gibi arapça aslında Hilal kelimesinde; 1 “He”, 1 “Lam”, 1 “Elif”, ve yine 1 “Lam” harfleri bulumaktadır. Yani 1 “He”, 1 “Elif” ve 2 tane “Lam” bulunmaktadır. Bu harflerin ebced hesabıyla rakam değeride:

• “He

• “Lam”

• “Elif”

• “Lam”

• Toplam Olarak =99 ALLAH (c.c.) kelimeside yine bir “Elif”, iki “Lam” ve bir “He” ile yazılmaktadır. Bu harflerin de değeri yine ebced hesabıyla toplandığında yine 99 rakamını verir. Her iki kelimede harfler değişmediği için rakam değerleri de değişmiyor. Yani Hilal yazarken ALLAH (c.c.) isminin harflerni kullanıyoruz.

99’da Esmaul Hüsna’yı temsil eder

Öyleyse bu iki kelimeyi bilhassa sembolik olarak birbirinin yerine kullanmak mümkündür. O halde Bayrak üzerine ALLAH (c.c.) yazacak yerde, aynı ismin eş değerlisi olan Hilal’i koymak hem anlamlı, hem inançlarımıza daha uygundur. Çünkü inancımıza göre, “ALLAH (c.c.)”ı sembol olarak bile ifade etmek mümkün değildir. Aksi halde putperestlerin düştüğü hatayı tekrarlamış oluruz. Bu sakıncadan dolayı “ALLAH (c.c.)” ın zatı ve ismi tenzih edilerek, o ismin harf ve ebcedi bakımından eş değerlisi olan “Hilal” sembol yapılmıştır. Madem ki sembolik anlam taşıyacaktır o halde Hilal yazmaktansa Hilalin şeklini yapmak arasında hiç fark yoktur. Aksine sembol olarak Hilal şekli daha uygun, daha anlamlıdır. Böylece Hilal’in sembol olarak seçilmesinde şu mantık silsilesi görülmektedir:

ALLAH (c.c.) à Hilal (isim) à Hilal (şekil)

ALLAH(c.c.)’ın birliği (Tevhid) inancı ve bu inancın La ilahe İllallah (ALLAH (c.c.) tan başka Tanrı yoktur) formulüyle ifade edilen manası böylece Hilal şeklinin içinde sembol olarak ifadesini bulmuştur.

Bilindiği gibi bazı İslam ülkeleri bayrağında, öellikle Suudi Arabistan doğrudan doğruya Kelime-i Tevhid’i yazarak sembole gidilmeden bayrağına koymuştur. Ancak birtakım manaların sembol ile ifadesi, sözle ifadesinden daha derin ve anlamlıdır.

Hilal’in kucağındaki Yıldız, Hilalde olduğunun aksine doğrudan doğruya şeklinden alınmıştır. Ancak bu şekil yine Arapçe “Muhammed” yazısının şeklidir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin ismi yazıldığı zaman Birinci “mim” in başı, “ha” harfinin dirseği, ikinci “mim” in kıvrımı ve “dal” harfinin alt ve üst kanadı beş tane çıkıntı meydana getirir. Ve tam bir yıldız şeklini alır. Zaten İslam’ın şartları da beş tanedir.

Hilal ALLAH (c.c.) inancını, Yıldız Peygamber’e bağlılığı dile getirir.

ALLAH (c.c.) inancı, amentü ile bildirilen iman şartlarının temeli olduğu için iman esaslarının hepsi bu sembolle ifadesini bulmuş olur. O zaman Hilal iman şartlarını, yıldız da İslam’ın şartlarını remz (sembol) olarak dile getirir ki, bayraktaki bu iki sembolle, ay ile yıldızla İslam dini bütün yönleriyle ifade edilmiş olur.

Claude Farrere dilimize “Türklerin Manevi Gücü” adıyla çevrilen eserinde (s.36) Hilal şekli üzerinde durarak bu şeklin Türklerin hayatında nasıl bir önem taşıdığını anlatmaya çalışır:

“En mükemmel gemiler, yarım ay şeklinde amiral gemisinin etrafına sıralanmıştı. Evet yarım ay şeklinde… Ve hilal şekli gerçekten müslğman, gerçekten Türk olan herkesi heyecandan titretmeye yeter!…”

diyerek Türk toplumunun hayatında örf ve geleneklerin ne kadar köklü bir yeri olduğunu anlatır.

İstiklâl marşımızda,

“Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilal.”

“Kahraman ırkıma bir gül ne bu şiddet bu celâl?”

mısralarında bayrağın ve hilalin şahsına dile gelen hitap, aslında doğrudan doğruya ALLAH (c.c.)’a niyazdır. ALLAH (c.c.)’dan, artık bu millete rahmet ve merhametşyle nazar etmesi istenmektedir. Zaten

“Ruhumun senden ilâhî şudur ancak emeli;”

mısrasında bu dilek daha açık bir dille ortaya konmaktadır.

Hilal sadece bayrağımızda değil, kandil geceleri yapılıp dağıtılan ay çöreğindede görülür. Camide ve kışladaki ders nizamı da, Mehter Takımının nöbet vurma sırasında aldığı şekil de hep Hilal şeklidir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

19 Mart 1920 'Kara Gün'

Çarşamba, Mart 26 · Kategori: HADISELER

Tam 88 yıl önce, yani 19 Mart 1920 tarihi itibariyle dünyada hiçbir Müslüman’a Cuma namazının farz olmadığını, yani farz olma şartlarından birinin geçerliliğini yitirdiğini biliyor muydunuz?

İlmihal kitaplarına baktığınızda görürsünüz… Bir kişiye veya topluma cumanın farz olmasının (vücubunun) şartlarından biri de hür olmaktır. Hür olmayana cuma farz değildir.

Malum, Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’nı kayıp devletlerin safında bitirdi. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi ile savaştan çekildi. Hemen ardından ülkenin dört bir yanında işgaller başladı. O tarihten hemen sonra İstanbul’a çok sayıda işgal askeri çıksa da, devletin payitahtı olan İstanbul’un resmen işgali 16 Mart 1920 salı günü gerçekleşti.

En kara gün…

Bu tarihe önemle dikkatinizi çekerim. İstanbul’un resmen işgal edildiği, yani Osmanlı Devlet idaresinin işgal güçlerinin denetimine girdiği 16 Mart tarihi sadece Osmanlı Devleti için değil, tüm İslam âlemi için tam bir kara gün oldu. O tarihte dünyadaki tek bağımsız İslam ülkesi Osmanlı Devleti idi. Müslümanların yaşadığı diğer tüm topraklar sömürge devletlerinin işgali altındaydı. İstanbul’un işgali ve Osmanlı Devlet yönetiminin işgal güçlerinin denetimine girmesiyle sadece Osmanlı Devleti esarete düşmüş olmadı, tüm dünyada özgür bir tek Müslüman da kalmamış oldu.

Resmi işgalin gerçekleştiği 16 Mart tarihini takip eden ilk cuma, 19 Mart’a denk geliyordu. Cuma namazının Hicret sırasında, yani 622 de Müslümanlara farz kılındığı düşünülürse, o tarihten 1920 yılına kadar, yani 1298 yıl boyunca ilk defa Müslümanlar bu kadar zavallı bir duruma düştüler. İstanbul’un işgali dünyadaki tüm Müslümanları bu açıdan derinden sarsmıştır.

Neden kısa sürede başarıldı…

Dikkatinizi çekerim… Türk Kurtuluş Savaşı’nın, tarihte en kısa sürede sonuçlanan bağımsızlık mücadelelerinden biri olmasının en önemli nedeni budur. Özgür olmayan Müslüman her açıdan yarım insandır. Özgürlük bir Müslüman için olmazsa olmaz şarttır. İbadetlerin çoğunda yükümlülük sahibi olmak için özgür olma şartı vardır. Mustafa Kemal Paşa İstanbul’un işgalinden bir ay sonra Ankara’da Meclis’i açarken, özellikle Cuma namazı sonrasına getirmesi de anlamlıdır. Hacıbayram’dan Meclis’e tekbir ve salâvatlarla gidilmiştir.

İşte Anadolu insanını başındaki esaret zincirini kırmak için kısa sürede örgütlenmesine yol açan, düşmanı yurttan kovan azim ve imanın bir kaynağı da buydu. Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların, emperyalist Batılı uluslara karşı Anadolu’da bağımsızlık mücadelesi veren Türk kardeşlerine gönülden destek vermelerinin bir nedeni de budur.

Meraklıları için şu bilgileri de verelim; İstanbul’a ilk işgal askeri 13 Kasım 1918’de çıktı. 19 Şubat 1920 tarihine gelindiğinde, İstanbul’da 30.550 er, 28 bataryadan oluşan İngiliz kuvveti, 33.000 er, 55 top, 39 tayyare, 25 tank ve 12 zırhlı otomobilden oluşan Fransız kuvveti, 1.150 Yunan askeri ile 4.000 İtalyan askeri yerleşmiş vaziyetteydi.

Fransız General Franchet d’Esperey, İstanbul’a geldiğinde Galata Rıhtımı’ndan Beyoğlu’na kadar uzun bir zafer alayı tertipletti. Dolmabahçe Sarayı’nda oturacağını söyleyerek Padişah’ın sarayı terk etmesini istedi. Bu olayı “Kara Bir Gün” olarak vasıflandıran bir makale kaleme alan Süleyman Nazif’in “Tutuklanıp kurşuna dizilmesini” emretti. Bu emrin yerine getirilmemesi için Türklerle evli olan Fransız kadınlar General’e ricacı oldular.

Bir ülkede ezanların özgürce okunabilmesi çok önemlidir. Nitekim İstanbul’un işgali sırasında düşman çizmesi Ayasofya’ya girerek ezana ve namaza mani olmaması için kubbeyi tutan dört sütuna bomba yerleştirildiği iddiasıyla işgalcilere şantajda bulunulmuştur. 1970’li yılların başında haşhaş meselesinden dolayı Türkiye’ye gözdağı vermek isteyen bir Amerikalı yetkilinin Sultanahmet Camii’ni vurabilecekleri tehdidini savurması da, bu topraklarda bağımsızlık olma kavramıyla ezan arasındaki ilişkiyi de ortaya koymaktadır.

Neden gemiye saldırdılar…

Son olarak, bağımsız vatan toprağının ne anlama geldiğini yansıtan çarpıcı bir örnekle bitirelim yazımızı…

Avrupalı devletlerin Osmanlı’yı bölme ve parçalamaya yönelik düşmanca tutumları karşısında iyice yalnızlaşan Osmanlı Devleti, on dokuzuncu asrın sonlarına doğru yeni müttefikler arayışına girdi. Osmanlı Devleti’nin Rusya ile başının dertte olduğu dönemde, Osmanlı Devleti’nden binlerce kilometre uzaklıkta bulunan ve bu ülkeyle başı dertte olan bir başka ülke daha vardı. O ülke Japonya idi.

Sultan II. Abdülhamit Japonya ile ilişkilerin artırılmasını istiyordu. Bu amaçla Japonya’ya bir dostluk gemisi göndermeye karar verdi. Sultan II. Abdülhamit, Osmanlı Devleti’nin dış tanıtımı için iyi bir fırsat olarak gördüğü bu geminin, 1877–78 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Osmanlı Devleti’ne büyük yardımı dokunan Hint ve Güneydoğu Asya Müslümanlarının yerleşim merkezlerine de uğrayarak, buralardaki halka Osmanlı’nın selâmını götürmesini de istiyordu.

Bu iş için seçilen Ertuğrul Gemisi işte bu düşüncelerle 1889 yılının Temmuz ayında 593 kişilik bir kafileyle İstanbul’dan büyük bir törenle yola çıktı. Ertuğrul'un Hindistan'a geleceği, o bölgedeki Müslüman toplum arasında bir efsane gibi yayıldı. Geminin limanlarına uğramasına daha haftalar varken, insanlar limanlarda bekleşmeye başladılar. Herkesi, İstanbul’dan gelen gemiyi ilk gören olmanın heyecanı içindeydi.

Ertuğrul, 1889 Ekiminde İngiliz sömürgesi altında bulunan ve nüfusunun yarısı Müslüman olan Bombay'a ulaştı. Lahor'dan, Delhi'den, Haydarabad'dan on binlerce Müslüman Bombay'a akın etti. Heyecan o boyutlara vardı ki, İslâm dünyasının payitahtı kabul edilen İstanbul’dan gelen gemiyi ve içindeki askerleri görmek için halk gemiye hücum etti. Gemi limanda ziyarete açıldı ve bir haftada 150 Bin kişi ziyaret etti. Geminin Müslümanlar üzerinde oluşturduğu sevinç dalgası bölgedeki sömürge idarecilerini telaşlandırdı. Gemi aşırı izdihamdan batma tehlikesi geçirdi. İzdihamdan geminin merdivenlerinden tırmanamayanlardan düşüp boğulma tehlikesi atlatanlar oldu.

Bağımsız alanda namaz…

Gemiye tırmanabilenler, “bağımsız Müslüman toprağı” diyerek hemen namaza duruyorlar ve hayatlarında ilk defa özgür bir alanda ve hür bir şekilde ibadetlerini yapabilmenin hazzını yaşıyorlardı.

Gemi, bir cuma sabahı Kolombo'ya vardı. Mürettebat cuma namazını kılmak için gemiden indiğinde halkta müthiş bir coşku oluştu. Seylan Genel Valisi, 300.000 nüfusu olan Kolombo'da 200.000 kişinin gemiyi ziyaret için başvurduğunu söyledi. İzdiham şeklindeki bu ziyaretlerin gemiyi yıprattığı bilinse de, ses çıkarılamadı. İşte bu gemi Japonya’dan dönüş yolculuğunda battı. Geminin gerek yol boyunca gerekse de Japon’daki faaliyetleri okuyucularımızın ilgisini çekerse daha sonra konuyu daha ayrıntılı ele alabiliriz.

Asırlarca esaret altında yaşayan Uzakdoğu Müslümanlarının bağımsız Müslüman toprağı diyerek gemiye saldırışlarını ve özgür bir ortamda iki rekât namaz kılmak için birbirilerini ezmelerini gözünüzün önünde bir canlandırın... Yaşanmış bu olaylar öylesine nefis film senaryosu olur ki anlatamam…

İstanbul işgal edildiğinde, gönderdiği gemiye bağımsız Müslüman toprağı muamelesi yapılabilecek tek bir bağımsız İslam ülkesi de kalmamış oldu. İstanbul’un işgalinin tüm İslam dünyasını sarsmasının bir nedeni de buydu.

Son günlerde ezana, Milli Marşımıza ve bizi biz yapan değerlerimize saldıranların gerçek amacını ve gerçek kimliklerini daha iyi anlamaya çalışın ve aslında kime çalıştıklarını düşünün.

Ezanınıza da, bayrağınıza da, vatanınıza da sahip çıkın.

Başka gidecek yerimiz yok.

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

Pardus... Özgürlük İçin...

« Önceki ::