Günlük yaşamda sıkça duyduğumuz ve çoğumuzca ayıp veya küfür olarak görülen bu iki kelime gerek yerli, gerekse yabancı bilimadamlarının yoğun ilgisine mazhar olmuştur. Bu iki kelimenin açık anlamı, hepinizin bildiği gibi cinsel ilişkinin kaba ve argo tanımıdır. Hal böyle iken, günlük yaşamda cinsellikle uzaktan yakında ilgisi olmayan pek çok durumda kullanılması sadece yazar Mehmet Emin Arı’nın değil, aynı zamanda bilim adamlarının da ilgisini çekmiştir.
Yapılan gözlemlerde, herhangi bir arıza durumunda (örneğin araba bozuldu A.K), bir olay betimlemede (Ali maça gelmedi A.K) ve hatta abartılı durumlarda yaygın bir sıfat tamlaması ve pekiştiricisi olarak kullanıldığı bulunmuştur (ne güzel bir araba A.K).
Bu çelişik duruma ilk dikkati çeken Japon Türkolog Hayamishi Tanaka, yazdığı makalede (“Linguistic modifiers in Turkish Language”, Tanaka et al. Linguistik Monthly Vol. 34 page 34-36) bu kelimelerin gerçek sözlük anlamlarından farklı olarak (non-literal), ünlem kategorisinde kabul edilmeleri gerektiğini ileri sürmüştür. Kendi tezini savunmak için de, bir grup Türk dolmuş söförünün günlük konuşmalarının ses kaydını alıp, çözümlemiştir. Deneklerden üçü dolmuş hattında, yoğun trafikte çalışırken, diğer bir denek kahvehanede okey oynayarak bir diğeri ise kendi evinde çizgili pijamalarıyla kontrol grubu olarak tutulmuştur. Çalışan dolmuş söförlerinin, kontrol grubuna nazaran istatiksel olarak oldukça anlamlı kabul edilecek bir sıklıkta AK kelimelerini kullandığı ortaya çıkmıştır. Bu sonuçlardan yola çıkan Tanaka (ya da dolmuş söförlerinin arasındaki adıyla Teneke Japon) kendi “ünlem benzeri kelimeler” teorisini oluşturmuştur.
Tanaka’nın öne sürdüğü “ünlem benzeri kelimeler” tezi oldukça rasyonel ve makul görülse de, bilimadamlarını tam anlamıyla tatmin etmemiştir. Bir başka ünlü dilbilimci Hans Jurgenmaier, New Aprroaches in Linguistic Science adlı kitabında (Wild West Publishing, 1998 ISBN 234567) Tanaka’nın teorisini kıyasıya eleştirmiştir. Tanaka’nın çalışmasında bahsettiği anlamlı istatiksel farklılığın, sadece ve sadece dolmuş söförlerinin stres katsayısı ile bağlantılı olduğunu, bunun dışında herhangi bir indikatör işlevi göremiyeceğini belirterek, teoriye büyük bir darbe indirmiştir.
Jurgenmaier, “ünlem benzeri kelimeler” teorisine büyük bir darbe indirmesine rağmen maalesef tatmin edici karşıt bir teori ortaya koyamamıştır. Karşıt bir teori, sürpriz bir şekilde dilbilimcilerden değil de, enformatik uzmanlarından gelmiştir. Minimalize edilmiş bilgi aktarımında çarpraz bağlantı (Counter Connection In Minimized Information Eexchange) adlı buluşuyla haklı bir şöhrete kavuşan ünlü Fransız enformatikçi Jacque de Mountinier, olaya enformatik açısından yaklaşmış ve A.K kelimelerinin aslında bilgi aktarımın başlama ve bitiş noktalarını belirtmek gibi bir işleve sahip olan alt-bilgi parçacığı olduğunu öne sürmüştür.
Mountinier, bilgi aktarım formasyonunun ; Bilgi-İşaretleme Bilgisi - Bilgi-... şeklinde gerçekleştiğini, bunun en yaygın kullanımın ise cümle sonlarını belirtmek için kullandığımız nokta işareti olduğunu, benzer bir şekilde de enformatikte kullanılan bilgi aktarımın kontrolünü ve sağlıklığını kontrol eden parite bitlerinin de bu kapsamda kabul edildiğini ekledikten sonra, A.K kelimelerinin dilsel iletişimde bilgi işaretleme rolü oynadığı sonucuna varmıştır.
Enformatikçiler ile dilbilimciler arasında başlayan kıyasıya tartışmaya, psikologlarda katılmıştır. Deneysel psikolojinin ünlü simalarından Ronald Mc Namara, A.K kelimlerinin sıkça kullanıldığı durumları deneysel olarak belirlemek için Türkiye’de kapsamlı bir araştırma yürütmüş fakat Türk erkeklerinin yaş, meslek, coğrafi bölge gibi temel kriterlerden bağımsız bir şekilde ve sıklıkta A.K kelimelerini kullandığını bulmuştur. İstatiksel açıdan hiç bir anlamlı sonuç vermeyen alt kümelerden sonra hayal kırıklığına uğrayan Mc Namara, “Ben böyle işin A.K” gibi hiç de bilimsel olmayan bir ifadeyle makalesini bitirmiştir (“ Statistical Aprroach to mysterious linguistic phenemone in Turkis language: .mına koyim”, Mc Namara et al. World Physcology Reviw, January 1999, page. 38)
Ortodoks Freudien okul ise soruna tamamen bastırılmış cinsellik açısından yaklaşmıştır. Nevrotik kedi davranışlarının mart ayıyla olan doğrudan bağlantısını ispat edip, Alman Psikiyatri Derneğinin 2001 yılı ödülünü alan Dr. Bettina Liebherr, sorunu günlük yaşamın psikopatojisi kapsamında değerlendirmiş ve bastırılmış cinselliğin ve cinsel açlığın günlük konuşma diline yansıması sonucuna varmıştır. Varoluşçu psikiyatristlerin yoğun eleştirisine maruz kalan bu açıklama, basit ve kabul edilebilir görünse de, cinsellikten bağımsız durumlarda A.K kullanımı konusunda maalesef başarısız olmuştur. Yine de Dr.Liebherr, RTL televizyonunda yayınlanan, Die Probleme des mannes adlı tartışma programında, klasik Freudien çizgisinden en ufak ödün vermeden şiddetle teorisini savunmuştur. Varoluşçu psikiyatristleri döneklikle suçlayacak kadar fanatikleşen Dr.Liebherr, “Ohne Freud, Keine Psikiyatr A.K” (Freud Yoksa Psikiyatri de yoktur) diyerek programı terk etmiştir. Liebherr’in katı tutumu karşısında ister istemez radikalleşen varoluşçu psikiyatristler ise, “Ohne Existanseliusmus, Keine Psikyatr” (var oluş yoksa psikiyatri de yoktur) diyerek karşıt bir cephe oluşturmuşlardır. Bilimsellikten uzaklaşan tartışma, Dr.Liebherr’in evde kalmış bir kız kurusu olduğundan asıl kendisinin cinsel saplantılı olduğu saptamasıyla maalesef kişisel boyutlara taşınmıştır.
Yukarıda bir kaçının özetini verdiğimiz A.K konusunda bilimsel araştırmalar her ne kadar yoğun bir şekilde yürütülse de, Türk erkekleri neden sıklıkla ve içerikten bağımsız şekilde ve anlamsızca “A.K” diyor sorusu hala cevaplanmamış olarak durmaya devam etmektedir. Bilim adamları “A.K” konusunda gerçekten tatmin edici bir cevap bulduklarında, “hay .... mikeyim” ya da “miktiğimin ....“ gibi hala bilinmeyen dilbilimsel fenomenlerin de çözüleceği umudunu taşımaktadırlar.
..ına koyım
Pazartesi, Nisan 21 · Kategori: ERKEKADAM
Dünyayı kim yönetiyor?
Cuma, Nisan 11 · Kategori: HADISELER
DüNYADAKİ OLAYLARI ULUSLAR ARASI BİR FİNANS KOMPLOSU MU YöNLENDİRİYOR?
“Onlar önce her şeyi harabeye çeviriyorlar ve buna barış diyorlar” Tacitus
Alan
Greenspan, Batı’nın borç üzerine kurulu ekonomisini yok etmekle tehdit
eden iskan balonu oluşturmayı düşünecek kadar aptal mı? Bu gerçekten
dünya finans sistemini ortadan kaldıracak kolayca öngörülebilir bir
yıkım mı? Yoksa bu ‘kazara bilerek’ mi yapıldı?
Eğer öyleyse neden?
FİNANS SEçKİNLERİNİN BABASI KİM?
Şimdi
komplo teorisyenlerinin bu elit planın merkezinde olduğu konusunda
adını en çok zikrettikleri Amerikalı’ya dönelim. Bu 92 yaşındaki multi
milyarder, dünya finans seçkinlerinin babası David Rockefeller olarak
tanınır.
ROCKEFELLER’İN 1991’DEKİ KONUŞMASI
Wikipedia’da
Rockefeller ile ilgili olarak kendisinin Haziran 1991 yılında
Almanya’nın Baden Baden kentindeki Bilderberg konferansının açılışında
söylediği iddia edilen konuşması yer alıyor. Rockefeller: “Bizler 40
yıldır Washington Post, New York Times, Time ve diğer medya
gruplarından bizim toplantılarımıza katılan yöneticilerin,
konferanslarımızla ilgili sırları saklayacaklarına dair verdikleri sözü
yerine getirdikleri için minnettarız. 40 yıldır minnettarız. Bu 40 yıl
içerisinde eğer toplantılarımızla ilgili kamuoyuna bilgi verilseydi,
dünya için yaptığımız planlarımızı geliştirmemiz mümkün olmazdı. Dünya,
bir dünya hükümetine doğru gitme konusunda daha sofistike ve hazır
duruyor. Bu plana göre, artık dünya savaş nedir bilmeyecek, tüm
insanlık için sadece refah ve barış olacak. Entelektüel seçkinler ve
dünya bankerlerinin ulus üstü egemenliği, önceki yüzyıllarda olan
ulusal egemenliğe tercih ediliyor.”
DüNYAYI 57 YILDIR BU ‘BİZ’ YöNETİYOR
Bu
konuşma 17 sene önce yapıldı ve Amerika’da Bill Clinton’un başa geldiği
dönemlere rastladı. Rockefeller ‘biz’imle ilgili konuşuyor. Bu ‘biz’,
O’nun dediğine göre, neredeyse 40 yıldır toplanıyor. Eğer bugün
yaşadığımız tarihe Rockefeller’in konuşmayı yaptığı 17 yıl öncesini de
eklerseniz 57 yıl oluyor. Yani iki kuşak demek oluyor.
Sadece
‘biz’ dünya bir için bir plan geliştirmedik, fakat bu planı geliştirme
girişimleri en azından Rockefeller’in düşüncesinde başarılı olmuş.
Rockefeller’in ‘biz’ dediklerinin nihai hedefi, ‘Entelektüel
seçkinlerden ve dünya bankerlerinden oluşan bir ulus üstü egemenlik’
oluşturmaktır. Rockefeller’in söylediğine göre, bu hakimiyet artık
savaşın ne olduğunu bilmeyen bir dünya hükümetine doğru giden yoldur.
DüNYADAKİ OLAYLARI KİM YöNLENDİRİYOR?
Şimdi
biraz entelektüel pratik yapalım. Farzedelim ki David Rockefeller
göründüğünü düşündüğü gibi çok önemli ve güçlü bir insan olsun. Bu
adama bir şekilde inanalım ve O’nun ve ‘biz’im bir dereceye kadar
başardığımızı düşünelim. Bu şu demek oluyor: Alınan büyük kararlar ve
meydana gelen olaylar aynı zamanda Rockefeller’in 1991’de yaptığı
konuşmada bahsi geçen planın bir parçası oluyor ya da en azından
olaylar Rockefeller’in niyetinin bir yansıması oldu.
Bu yüzden,
bu kararları ve olaylar üzerinde analiz yaparken, Rockefeller’in
kafasındaki ütopya’nın gerçekten hakiki olup olmadığını
açıklayabiliriz. özel bir sıra vermeden, olaylar şöyle aksetti:
CLINTON VE BUSH AİLE TARIMCILIĞINI YOK ETTİ
Bill
Clinton ve George Bush tarafından kararları uygulanan Kuzey Amerika
Serbest Ticaret Anlaşması sonucu Amerika’da üretim yapan milyonlarca iş
elendi ve Amerika’daki aile tarımcılığının yerini küresel tarım sektörü
aldı.
Dünya Ticaret Organizasyonu bünyesinde gerçekleştirilen
benzer serbest ticaret anlaşmaları nedeniyle, milyonlarca üreten iş
gücü çin ya da başka yerlere ihraç edildi.
AMERİKA’DA BİR MİLYON EVSİZ BULUNUYOR
Amerika’daki
ortalama ailelerin gelirleri büyük bir erozyona uğrarken, Amerikan
ulusunun servetini elinde bulunduran zenginlerin payı daha da arttı.
Wall Street’te bazı finans yöneticileri yılda bir milyar dolar
kazanırken, savaş gazileri dahil evsizler bir milyona yaklaşıyor.
İnşaat kooperatifçiliği balonu nedeniyle Amerika’da ev fiyatlarında
büyük bir enflasyon yaşandı. Milyonlarca ev icra yoluyla bankerlerin
eline geçti. Toprak ve kira maliyeti, aile tarımı ve küçük ölçekli
işleri büyük hasara uğrattı. Toprak sahipliği yüksek enflasyon üzerine
kurulu olduğu için artan ev vergileri nedeniyle, alt ve orta gelirli
insanlar ve yaşlılar evlerinden oldu.
FİNANS SİSTEMİ YIKILMAK üZERE OLAN BİR PİRAMİD GİBİ
Bankerlerin
Amerikan ulusal para sistemini tamamen kontrol ettikleri gerçeği,
yıkılacak durumda olan büyük bir borç piramidiyle sonuçlandı. Para
üzerindeki bu ‘kontrol sistemi’ Rockefeller ailesinin para aktardığı
Chicago üniversitesi ekonomistlerinin bir icadı. Problem şu ki, bu
piramid yıkıldığında herkes iflas edecek ve nereden geldiği belli
olmayan bir yerden para yapan bankalar değerlenecek olan penileri
tutmaya çalışacak. J. P. Morgan Chase’in Carlyle Capital ile iş yapmaya
hazırlandığı gibi. Finans endüstrisi için kabul edilebilir düzenlemeler
hükümet tarafından terk edilmiş durumda. Bu düzenlemeleri yapmak
isteyen siyasetçiler, Eliot Spitzer gibi, bir şekilde yok ediliyor.
Federal
hükümet ve yerel hükümetlerin Amerikalılar üzerine koyduğu toplam vergi
yükü gelirin yüzde 40’ını geçti ve bu miktar daha da yükseliyor. Bugün
ekonomide gerileme başlarken, Demokratların kontrol ettiği Kongre küçük
miktarda yardımları desteklerken, iki yüzlü davranarak vergileri
yükseltiyorlar, özellikle orta gelirliler için. öğrenci kredileriyle
vergileri desteklemek bir şekilde iflasçı koruma sistemiyle elimine
edilemez.
40 MİLYON AMERİKALI AçLIK SINIRINDA YAŞIYOR
Exxon-Mobil
gibi şirketler rekor kazançlar elde ederken, gas fiyatları artıyor.
Diğer eşya ve gıda fiyatları yavaş yavaş yükseliyor. Tıpkı, bazı
ülkelerin neredeyse açlık koşullarını tecrübe etmeye başlaması gibi. 40
milyon Amerikalı resmi olarak açlık sınırında yaşıyor.
Büyük
şirketlerin su ve mineral kaynaklarını kontrol etmesi, kamuda bulunması
gereken birçok şeyi bulunmaz hale getirmiş. Enerji üretiminin serbest
bırakılması, birçok bölgede elektrik maliyetinde yüksek artışlara neden
oldu.
AZ GELİŞMİŞ üLKELERDEKİ TARIM YOK EDİLDİ
NAFTA
tarafından aile tarımcılığının yok edilmesi (Aynı şekilde Meksika ve
Kanada’da da aile tarımcılığı yok edildi), IMF ve Dünya Bankası’nın
başka milletlere uyguladığı siyasetin bir benzerini oluşturuyor.
“Washington Konsensüsü’ tarafından yapılan baskılar sonucu dünyada
kendi kendine yetebilme durumu, ihraç edilen ürünlerin
yetiştirilmesiyle yer değiştirdi. Tarımsal alanlardan göç, az gelişmiş
ülkelerirn kentlerinde büyük gettolar oluşturdu.
AMERİKA UZAYI DA SAVAŞ ALANINA çEVİRİYOR
1980’den
beri Amerika ya kendisi direk savaş yapıyor ya da kendisi adına
başkalarına savaş yaptırıyor. Eski Yugoslavya NATO tarafından bölündü.
11 Eylül ve raflarda bekleyen diğer planlarını hayata geçirerek,
Amerika şimdi de Ortadoğu’da sürekli bir askeri işgale kalkıştı. Rusya
ve çin’in ABD ve NATO güçleri tarafından kuşatılması ise çok yakında ve
uzayı da askeri bir alan haline getirme yarışı başladı. Batılı
devletler açıkça, en azından bir başka dünya savaşı ihtimali için
hazırlanıyorlar.
AMERİKA TOTALİTER BİR YöNETİME DOĞRU GİDİYOR
Amerika’nın
dışarıdaki askeri müdahaleleri, içerde de totaliter bir sistemin
oluşmasına neden oluyor. ‘Teröre Karşı Savaş’ adı altında bazı
vatandaşların aktiviteleri mercek altına alınırken, bunlara yönelik
olarak da casusluk faaliyeti yapılıyor. İnsanlar için kullanılan
mikrochipler iz sürmek için kullanılıyor. Askeri endüstri ulusun en
büyük ve en başarılı endüstrisi olmuş. çünkü, on binlerce organizatör
yeni ve daha iyi yöntemler bularak, açıktan ya da örtülü olarak yabancı
ve iç düşmanları yok etmek için çalışıyor.
HAPİSHANE NüFUSUNUN EN çOK OLDUĞU üLKE
öte
yandan, Amerika dünya üzerinde en çok hapishane nüfusuna sahip olan
ülke. Artı, her gün milyonlarca Amerikalı, hükümetin yüklediği vergiler
yüzünden daha da kötü duruma düşüyor. İllegal yollardan elde edilen
paralar, muhasebeciler, avukatlar, bürokratlar, borsacılar,
spekülatörler ve iş adamları tarafından paylaştırılıyor.
Son
olarak, her geçen kötüye giden hayat şartları, strese dayalı birçok
hastalığa sebep olurken, alkol ve uyuşturucu kullanımı da artıyor.
Dünyadaki hükümetlerin kendileri zaten uyuşturucu trafiğine dahil
oluyorlar. Stres skalasını azaltmak yerine, ilaç endüstrisi kendi
başına hastalık oluşturuyor. İlaç endüstrisi çok hızlı bir şekilde
büyürken, bu ilaçların birçoğu yıkıcı yan etkilere sahip.
ROCKEFELLER’İN ‘BARIŞ’ PLANI YIKIM GETİRMESİ TUHAF DEĞİL Mİ?
Bu
liste en azından zor soruyu sormak için yeterince delil sunuyor. Şimdi
tüm bunların Rockefeller’in geliştirmiş olduğu planın bir parçası
olduğunu düşünelim. Peki, insanlığın refahı ve barışı için seçilen
araçların çok fazla şiddet, baskı, sömürü, hırsızlık ve rüşvete
bulaşması tuhaf değil mi?
Gerçekte ise, bana öyle görünüyor ki,
Rockefeller’in dediği ‘Dünyanın refahı için bizim plan’ı soykırım,
savaş, nüfusu kontrol eden polis devleti üzerine kurulu ve plan dünya
kaynaklarının finans seçkinleri ile bunların kukla siyasetçileri ve
askeri güçleri tarafından ele geçirilmesi demektir.
DAVİD ROCKEFELLER BİR SUçLU DEĞİL Mİ?
Peki,
dünyadaki insanlarının kendi yiyeceklerini üretmedeki yeteneğini
elinden alan bu organize plandan daha iyi bir yöntem yok mu? Tüm
bunlardan başka, açlıkla oluşan soykırım belki yavaş gerçekleşiyor ama
çok de etkili. Bu suç ise pazar güçlerine ait.
Peki bu ‘biz’,
tüm şeyleri yapan ‘biz’, büyük David Rockefeller dahil, bir suçlu
olabilir mi? Ki bunlar bir şekilde gücü elinde bulunduranlardır. Eğer
öyleyse, bunlar kendilerini korumak amacıyla eğitim sisteminden, ana
medyadan her şeyi kullanıyorlar.
Kesin olan bir şey var: Amerikalı seçmenler bunların hiçbiriyle aynı fikirde değil.
Richard
C. Cook, Carter döneminde Beyaz Saray’da bulunmuş, Federal hükümetin
danışmanı. Cook aynı zamanda Amerikan Hazine Bakanlığı’nda, NASA’da,
Amerikan Gıda ve İlaç Komisyonu’nda görev yapmış bir isim. Cook’un,
ekonomi ve para politikaları üzerine de birçok kitabı bulunmaktadır.
EVANJELİZM SAPKINLIĞI VE SİYONİZMLE İTTİFAKI
Çarşamba, Mart 26 · Kategori: HADISELER
- Yahudilerin Filistin’e geri dönmeleri (Hitler’in zulmünden kaçarak Filistin’e dönen Yahudilerin, 1948 yılında İsrail Devletini kurmaları ve ardından 1967 yılında Kudüs’ün tamamını ele geçirmeleri, Evanjelik Protestanlar tarafından Mesih’in gelişinin yaklaştığına dair güçlü ipuçları olarak değerlendirilmektedir.)
- Büyük İsrail’in kurulması (“Büyük Ortadoğu” veya “Genişletilmiş Ortadoğu” olarak adlandırılan proje çerçevesinde Irak ve Afganistan’ın işgal edilmesi, İran ve Suriye’yi de işgal etme planları ve Irak’ın kuzeyi ile Güneydoğu Anadolu bölgemizi içine alan bir kürt devleti kurma hazırlıklarını da bu çerçevede değerlendirebiliriz.)
- Yahudiler de dahil olmak üzere tüm dünya uluslarına İncil’in “müjde” olarak vaaz edilmesi (Misyonerlik faaliyetleri bununla bağlantılıdır.Rice Üniversitesi sosyoloji profesörü William Martin’e göre, “yabancı memleketlerde faaliyette bulunan Protestan misyonerlerin yaklaşık yüzde 90’ını Fundamentalistler ve Evanjelikler oluşturmaktadır.”)
- Yedi yıl sürecek olan felaket dönemi(Türbülasyon veya Kaos olarak da adlandırılan bu dönemde Yecüc Mecüc Orduları tarafından İsrail işgal edilecek ve ABD ile İngiltere İsrail’in yardımına geleceklerdir. Acaba bu inanıştan yola çıkarak ABD ve İngiltere, İsrail’in yardımına kolayca koşabilmek için Kıbrıs’ı üs olarak kullanıyor olabilir mi?..)
- Hz.İsa’nın ikinci kez dünyaya gelişi
- Armageddon Savaşı
- Kıyametin kopması ve İncil’e ve İsa Mesih’e iman edenlerin cennete yükseltilmeleri
Bayrağımızın derin manası
Çarşamba, Mart 26 · Kategori: HADISELER
Insan zekası bir takım anlamları daha güçlü anlatmanın yollarını arayıp bulmuş; bunun için benzetme (teşbih)ler yapmış, mecazlar kullanmıştı. Anlamları yalnız kelimelerle değil, bir takım işaretlerle, sembollerle de ifade etmiştir. Insanlar çok eski zamanlardan beri canlı ve cansız varlıklarda gördükleri bazı özellikleri bir takım anlamlar için sembol (remz) haline getirmişlerdir.
Sembollerin ceşitli dillere göre , aynı toplum içinde mesleklere ve konulara göre değiştiği, başka başka anlamlar için kullanıldığı da görülür. Mesela; Edebiyatımızda çok kullanılan ve uzun boylu, ince yapılı sevgiliyi sembolize eden “Selvi” kelimesi, dini (tasavvufi) edebiyatımızda Ahireti temsil eder. “Elif” harfine benzediği için de ALLAH (c.c.)’ın birliğini yani Tevhidini remz için kullanılır. Aksine Cam dalları uçta “Haç=salip” şeklini aldığı için Hristiyanlarca cok makbul tutulur Yılbaşı ve Noel günlerinde evler tercihan o dallarla süslenir. Haç’ı andırdığı içinde Biz Türkler mezarlıklarımıza Çam dikmeyiz. Dini Edebiyatta “Gül” Pergamber Efendimizin sembolüdür. Ay ışığının en parlak olduğu ondördüncü gecesi dolunay (Bedir) da yine ALLAH (c.c.)’dan aldığı vahiy nuruna aynen yansıtan Peygamber Efendimizi temsil eder. Osman Gazi’nin rüyasında gördüğü çınar ağacı Osmanlı Devletinin güç ve otorite sembol üdür.
Buraya kadar sembollerin manaya yükselişini fazla çoğaltmadan bir kaç örnekle anlatmaya çalıştık. Bayrağı ve Bayraktaki sembolik manayı iyice anlayabilmek için buna ihtiyaç vardı.
Türk Bayrağı rengini şehitlerin kanından, ilhamını da kan gölüne yansıyan ay ve yıldızdan aldığını biliyoruz. Fakat bayrak hakkındaki bu bilgi, bayrağın taşıdığı kutsal anlamı, o anlamdaki sembolizmi, ondaki derinliği ve yüceliği anlatmaya yetermi?
İnsan düşüncesi manevi anlamdaki yücelik kavramı ile maddi anlamdaki yükseklik kavramı arasında bir ilişki bir paralellik kurar. Kutsal saydığı ve saygı duyduğumanevi değeri yüce olanın mekan bakımından da yerinin yüksekte olmasını arzu eder. Onun içindir ki, işlemeli Mushaf (Kur’an-i Kerim) çantasını yükseğe asarız veya kütüphanemizin en üst rafına koyarız. Ezanı yüksek bir yerden yani Minareden okuruz. Ve Bayrağı yüksek bir direğe çekeriz. Çünkü Bayrak, başta milletimizin istiklâl ve hakimiyeti olmak üzere, inandığı ve uğrunda can verdiği ne kadar kutsal değerleri varsa hepsini sembolize eder. Bu anlamda her Bayrak kendi milletine göre kutsaldır.
Bilindiğ gibi, genellikle Hristiyan milletler bayraklarına Haç şeklinde semboller yer almaktadır. Müslüman milletlerde ise Hilal görünmektedir. Haç’ın anlamı Hazreti İsa (a.s.)’nın çarmıha gerilerek haç şeklinde şehit edildiğine inandıkları için Hristiyanlar onu sembol olarak alırlar. Peki ya Hilal? Müslümanlarca sembol olarak kabul edildiğini biliyoruz. Ancak bunun sembolik değeri nereden gelmektedir? Dolunay (Bedir) ayın ondördüncü gecesindeki haliyle daha parlak olmasına rağmen niçin ayın en az ışık verdiği yay şeklindeki zayıf şekil sembol almıştır?
İşte burda Hilal’in gücü burda çıkmaktadır. Çünkü Hilal, Haç gibi doğrudan şekil olarak alınsaydı Dolunay kullanmak daha uygun olurdu. Halbuki “Hilal” şekli dolayısıyla değil, ismi dolayısıyla sembol olmuştur. Bu anlamı da “ALLAH (c.c.)” isminden almıştır.
Bilindiği gibi arapça aslında Hilal kelimesinde; 1 “He”, 1 “Lam”, 1 “Elif”, ve yine 1 “Lam” harfleri bulumaktadır. Yani 1 “He”, 1 “Elif” ve 2 tane “Lam” bulunmaktadır. Bu harflerin ebced hesabıyla rakam değeride:
• “He
• “Lam”
• “Elif”
• “Lam”
• Toplam Olarak =99 ALLAH (c.c.) kelimeside yine bir “Elif”, iki “Lam” ve bir “He” ile yazılmaktadır. Bu harflerin de değeri yine ebced hesabıyla toplandığında yine 99 rakamını verir. Her iki kelimede harfler değişmediği için rakam değerleri de değişmiyor. Yani Hilal yazarken ALLAH (c.c.) isminin harflerni kullanıyoruz.
99’da Esmaul Hüsna’yı temsil eder
Öyleyse bu iki kelimeyi bilhassa sembolik olarak birbirinin yerine kullanmak mümkündür. O halde Bayrak üzerine ALLAH (c.c.) yazacak yerde, aynı ismin eş değerlisi olan Hilal’i koymak hem anlamlı, hem inançlarımıza daha uygundur. Çünkü inancımıza göre, “ALLAH (c.c.)”ı sembol olarak bile ifade etmek mümkün değildir. Aksi halde putperestlerin düştüğü hatayı tekrarlamış oluruz. Bu sakıncadan dolayı “ALLAH (c.c.)” ın zatı ve ismi tenzih edilerek, o ismin harf ve ebcedi bakımından eş değerlisi olan “Hilal” sembol yapılmıştır. Madem ki sembolik anlam taşıyacaktır o halde Hilal yazmaktansa Hilalin şeklini yapmak arasında hiç fark yoktur. Aksine sembol olarak Hilal şekli daha uygun, daha anlamlıdır. Böylece Hilal’in sembol olarak seçilmesinde şu mantık silsilesi görülmektedir:
ALLAH (c.c.) à Hilal (isim) à Hilal (şekil)
ALLAH(c.c.)’ın birliği (Tevhid) inancı ve bu inancın La ilahe İllallah (ALLAH (c.c.) tan başka Tanrı yoktur) formulüyle ifade edilen manası böylece Hilal şeklinin içinde sembol olarak ifadesini bulmuştur.
Bilindiği gibi bazı İslam ülkeleri bayrağında, öellikle Suudi Arabistan doğrudan doğruya Kelime-i Tevhid’i yazarak sembole gidilmeden bayrağına koymuştur. Ancak birtakım manaların sembol ile ifadesi, sözle ifadesinden daha derin ve anlamlıdır.
Hilal’in kucağındaki Yıldız, Hilalde olduğunun aksine doğrudan doğruya şeklinden alınmıştır. Ancak bu şekil yine Arapçe “Muhammed” yazısının şeklidir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin ismi yazıldığı zaman Birinci “mim” in başı, “ha” harfinin dirseği, ikinci “mim” in kıvrımı ve “dal” harfinin alt ve üst kanadı beş tane çıkıntı meydana getirir. Ve tam bir yıldız şeklini alır. Zaten İslam’ın şartları da beş tanedir.
Hilal ALLAH (c.c.) inancını, Yıldız Peygamber’e bağlılığı dile getirir.
ALLAH (c.c.) inancı, amentü ile bildirilen iman şartlarının temeli olduğu için iman esaslarının hepsi bu sembolle ifadesini bulmuş olur. O zaman Hilal iman şartlarını, yıldız da İslam’ın şartlarını remz (sembol) olarak dile getirir ki, bayraktaki bu iki sembolle, ay ile yıldızla İslam dini bütün yönleriyle ifade edilmiş olur.
Claude Farrere dilimize “Türklerin Manevi Gücü” adıyla çevrilen eserinde (s.36) Hilal şekli üzerinde durarak bu şeklin Türklerin hayatında nasıl bir önem taşıdığını anlatmaya çalışır:
“En mükemmel gemiler, yarım ay şeklinde amiral gemisinin etrafına sıralanmıştı. Evet yarım ay şeklinde… Ve hilal şekli gerçekten müslğman, gerçekten Türk olan herkesi heyecandan titretmeye yeter!…”
diyerek Türk toplumunun hayatında örf ve geleneklerin ne kadar köklü bir yeri olduğunu anlatır.
İstiklâl marşımızda,
“Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilal.”
“Kahraman ırkıma bir gül ne bu şiddet bu celâl?”
mısralarında bayrağın ve hilalin şahsına dile gelen hitap, aslında doğrudan doğruya ALLAH (c.c.)’a niyazdır. ALLAH (c.c.)’dan, artık bu millete rahmet ve merhametşyle nazar etmesi istenmektedir. Zaten
“Ruhumun senden ilâhî şudur ancak emeli;”
mısrasında bu dilek daha açık bir dille ortaya konmaktadır.
Hilal sadece bayrağımızda değil, kandil geceleri yapılıp dağıtılan ay çöreğindede görülür. Camide ve kışladaki ders nizamı da, Mehter Takımının nöbet vurma sırasında aldığı şekil de hep Hilal şeklidir.
19 Mart 1920 'Kara Gün'
Çarşamba, Mart 26 · Kategori: HADISELER
Tam 88 yıl önce, yani 19 Mart 1920 tarihi itibariyle dünyada hiçbir
Müslüman’a Cuma namazının farz olmadığını, yani farz olma şartlarından
birinin geçerliliğini yitirdiğini biliyor muydunuz?
İlmihal
kitaplarına baktığınızda görürsünüz… Bir kişiye veya topluma cumanın
farz olmasının (vücubunun) şartlarından biri de hür olmaktır. Hür
olmayana cuma farz değildir.
Malum, Osmanlı Devleti Birinci
Dünya Savaşı’nı kayıp devletlerin safında bitirdi. 30 Ekim 1918 tarihli
Mondros Mütarekesi ile savaştan çekildi. Hemen ardından ülkenin dört
bir yanında işgaller başladı. O tarihten hemen sonra İstanbul’a çok
sayıda işgal askeri çıksa da, devletin payitahtı olan İstanbul’un
resmen işgali 16 Mart 1920 salı günü gerçekleşti.
En kara gün…
Bu
tarihe önemle dikkatinizi çekerim. İstanbul’un resmen işgal edildiği,
yani Osmanlı Devlet idaresinin işgal güçlerinin denetimine girdiği 16
Mart tarihi sadece Osmanlı Devleti için değil, tüm İslam âlemi için tam
bir kara gün oldu. O tarihte dünyadaki tek bağımsız İslam ülkesi
Osmanlı Devleti idi. Müslümanların yaşadığı diğer tüm topraklar sömürge
devletlerinin işgali altındaydı. İstanbul’un işgali ve Osmanlı Devlet
yönetiminin işgal güçlerinin denetimine girmesiyle sadece Osmanlı
Devleti esarete düşmüş olmadı, tüm dünyada özgür bir tek Müslüman da
kalmamış oldu.
Resmi işgalin gerçekleştiği 16 Mart tarihini
takip eden ilk cuma, 19 Mart’a denk geliyordu. Cuma namazının Hicret
sırasında, yani 622 de Müslümanlara farz kılındığı düşünülürse, o
tarihten 1920 yılına kadar, yani 1298 yıl boyunca ilk defa Müslümanlar
bu kadar zavallı bir duruma düştüler. İstanbul’un işgali dünyadaki tüm
Müslümanları bu açıdan derinden sarsmıştır.
Neden kısa sürede başarıldı…
Dikkatinizi
çekerim… Türk Kurtuluş Savaşı’nın, tarihte en kısa sürede sonuçlanan
bağımsızlık mücadelelerinden biri olmasının en önemli nedeni budur.
Özgür olmayan Müslüman her açıdan yarım insandır. Özgürlük bir Müslüman
için olmazsa olmaz şarttır. İbadetlerin çoğunda yükümlülük sahibi olmak
için özgür olma şartı vardır. Mustafa Kemal Paşa İstanbul’un işgalinden
bir ay sonra Ankara’da Meclis’i açarken, özellikle Cuma namazı
sonrasına getirmesi de anlamlıdır. Hacıbayram’dan Meclis’e tekbir ve
salâvatlarla gidilmiştir.
İşte Anadolu insanını başındaki esaret
zincirini kırmak için kısa sürede örgütlenmesine yol açan, düşmanı
yurttan kovan azim ve imanın bir kaynağı da buydu. Dünyanın dört bir
yanındaki Müslümanların, emperyalist Batılı uluslara karşı Anadolu’da
bağımsızlık mücadelesi veren Türk kardeşlerine gönülden destek
vermelerinin bir nedeni de budur.
Meraklıları için şu bilgileri
de verelim; İstanbul’a ilk işgal askeri 13 Kasım 1918’de çıktı. 19
Şubat 1920 tarihine gelindiğinde, İstanbul’da 30.550 er, 28 bataryadan
oluşan İngiliz kuvveti, 33.000 er, 55 top, 39 tayyare, 25 tank ve 12
zırhlı otomobilden oluşan Fransız kuvveti, 1.150 Yunan askeri ile 4.000
İtalyan askeri yerleşmiş vaziyetteydi.
Fransız General Franchet
d’Esperey, İstanbul’a geldiğinde Galata Rıhtımı’ndan Beyoğlu’na kadar
uzun bir zafer alayı tertipletti. Dolmabahçe Sarayı’nda oturacağını
söyleyerek Padişah’ın sarayı terk etmesini istedi. Bu olayı “Kara Bir
Gün” olarak vasıflandıran bir makale kaleme alan Süleyman Nazif’in
“Tutuklanıp kurşuna dizilmesini” emretti. Bu emrin yerine getirilmemesi
için Türklerle evli olan Fransız kadınlar General’e ricacı oldular.
Bir
ülkede ezanların özgürce okunabilmesi çok önemlidir. Nitekim
İstanbul’un işgali sırasında düşman çizmesi Ayasofya’ya girerek ezana
ve namaza mani olmaması için kubbeyi tutan dört sütuna bomba
yerleştirildiği iddiasıyla işgalcilere şantajda bulunulmuştur. 1970’li
yılların başında haşhaş meselesinden dolayı Türkiye’ye gözdağı vermek
isteyen bir Amerikalı yetkilinin Sultanahmet Camii’ni vurabilecekleri
tehdidini savurması da, bu topraklarda bağımsızlık olma kavramıyla ezan
arasındaki ilişkiyi de ortaya koymaktadır.
Neden gemiye saldırdılar…
Son olarak, bağımsız vatan toprağının ne anlama geldiğini yansıtan çarpıcı bir örnekle bitirelim yazımızı…
Avrupalı
devletlerin Osmanlı’yı bölme ve parçalamaya yönelik düşmanca tutumları
karşısında iyice yalnızlaşan Osmanlı Devleti, on dokuzuncu asrın
sonlarına doğru yeni müttefikler arayışına girdi. Osmanlı Devleti’nin
Rusya ile başının dertte olduğu dönemde, Osmanlı Devleti’nden binlerce
kilometre uzaklıkta bulunan ve bu ülkeyle başı dertte olan bir başka
ülke daha vardı. O ülke Japonya idi.
Sultan II. Abdülhamit
Japonya ile ilişkilerin artırılmasını istiyordu. Bu amaçla Japonya’ya
bir dostluk gemisi göndermeye karar verdi. Sultan II. Abdülhamit,
Osmanlı Devleti’nin dış tanıtımı için iyi bir fırsat olarak gördüğü bu
geminin, 1877–78 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Osmanlı Devleti’ne büyük
yardımı dokunan Hint ve Güneydoğu Asya Müslümanlarının yerleşim
merkezlerine de uğrayarak, buralardaki halka Osmanlı’nın selâmını
götürmesini de istiyordu.
Bu iş için seçilen Ertuğrul Gemisi
işte bu düşüncelerle 1889 yılının Temmuz ayında 593 kişilik bir
kafileyle İstanbul’dan büyük bir törenle yola çıktı. Ertuğrul'un
Hindistan'a geleceği, o bölgedeki Müslüman toplum arasında bir efsane
gibi yayıldı. Geminin limanlarına uğramasına daha haftalar varken,
insanlar limanlarda bekleşmeye başladılar. Herkesi, İstanbul’dan gelen
gemiyi ilk gören olmanın heyecanı içindeydi.
Ertuğrul, 1889
Ekiminde İngiliz sömürgesi altında bulunan ve nüfusunun yarısı Müslüman
olan Bombay'a ulaştı. Lahor'dan, Delhi'den, Haydarabad'dan on binlerce
Müslüman Bombay'a akın etti. Heyecan o boyutlara vardı ki, İslâm
dünyasının payitahtı kabul edilen İstanbul’dan gelen gemiyi ve içindeki
askerleri görmek için halk gemiye hücum etti. Gemi limanda ziyarete
açıldı ve bir haftada 150 Bin kişi ziyaret etti. Geminin Müslümanlar
üzerinde oluşturduğu sevinç dalgası bölgedeki sömürge idarecilerini
telaşlandırdı. Gemi aşırı izdihamdan batma tehlikesi geçirdi.
İzdihamdan geminin merdivenlerinden tırmanamayanlardan düşüp boğulma
tehlikesi atlatanlar oldu.
Bağımsız alanda namaz…
Gemiye
tırmanabilenler, “bağımsız Müslüman toprağı” diyerek hemen namaza
duruyorlar ve hayatlarında ilk defa özgür bir alanda ve hür bir şekilde
ibadetlerini yapabilmenin hazzını yaşıyorlardı.
Gemi, bir cuma
sabahı Kolombo'ya vardı. Mürettebat cuma namazını kılmak için gemiden
indiğinde halkta müthiş bir coşku oluştu. Seylan Genel Valisi, 300.000
nüfusu olan Kolombo'da 200.000 kişinin gemiyi ziyaret için başvurduğunu
söyledi. İzdiham şeklindeki bu ziyaretlerin gemiyi yıprattığı bilinse
de, ses çıkarılamadı. İşte bu gemi Japonya’dan dönüş yolculuğunda
battı. Geminin gerek yol boyunca gerekse de Japon’daki faaliyetleri
okuyucularımızın ilgisini çekerse daha sonra konuyu daha ayrıntılı ele
alabiliriz.
Asırlarca esaret altında yaşayan Uzakdoğu
Müslümanlarının bağımsız Müslüman toprağı diyerek gemiye saldırışlarını
ve özgür bir ortamda iki rekât namaz kılmak için birbirilerini
ezmelerini gözünüzün önünde bir canlandırın... Yaşanmış bu olaylar
öylesine nefis film senaryosu olur ki anlatamam…
İstanbul
işgal edildiğinde, gönderdiği gemiye bağımsız Müslüman toprağı
muamelesi yapılabilecek tek bir bağımsız İslam ülkesi de kalmamış oldu.
İstanbul’un işgalinin tüm İslam dünyasını sarsmasının bir nedeni de
buydu.
Son günlerde ezana, Milli Marşımıza ve bizi biz yapan
değerlerimize saldıranların gerçek amacını ve gerçek kimliklerini daha
iyi anlamaya çalışın ve aslında kime çalıştıklarını düşünün.
Ezanınıza da, bayrağınıza da, vatanınıza da sahip çıkın.
Başka gidecek yerimiz yok.

« Önceki ::
